Bir gün bir çay içtim ve bütün hayatım değişti
  17 Temmuz 2008 - 16:57 |  3 Yorum
Acımış çay diye bir şey duydunuz mu? Ben duydum. Hatta tattım.

Demli sıfatıyla övdüğümüz tavşan kanı içeceğin haddinden fazla demlenmesi sonucu o yüz buruşturucu tadı almasıdır çayın acıması. Her olduğunda kötüdür tabii ki ama kimi zaman, yani mesela akşam yemeğinin güzelliği halen mide gözleriyle algılanabiliyorken, bir çayın tam da zamanıyken, zaten birileri her şeyi hazırlamışken; insanın aklı karışırsa, laflar çayın üzerini görünmezlik peleriniyle örtüp onu unutturursa iyice çekilmez olur acımış çay. Üzer, pişman eder. Boşa çıkmış beklentiler serper insanın diline. Onları da en acı olanlarından seçer.

Ortada bir suç var mı bilinmez ama varsa ve insanı affedersek -çünkü diğer içeceklerden, kahveden, sütten, koladan, biradan, rakıdan hiç alışık değildir böyle bir şeye insan- bu demlenme işinin karmaşıklığının suçu olabilir. Hem çaya, hem suya hem de zamana bu kadar bağımlı olmanın vebalini taşır demlenme. Çay yapraklarının narinliğini suya anlatmaya çalışır önce. Çünkü bilir ki kendinden bir şeyler vermek her zaman büyülüdür, ve fakat zordur, ve isteyen taraf bu zorluğu idrak edemezse bu büyü bozulur. Daha sonra suyun muhtaçlığını anlatmaya çalışır çay yapraklarına. Çünkü bilir ki birlikte olmak istenilenden bir şeyler alıp yeni bir şey olmak her zaman heyecan vericidir, ve fakat bilinci perdeleyebilir, ve veren taraf muhtaçlıktan doğan bu bilinçsizliklere hoşgörü göstermezse tüm heyecan yok olur. En son da zamana dil döker demlenme. Bu üçlünün en katı olanına yani. Çünkü bilir ki zaman aslında hep aynı hızla akıp gitmez. İlk başlardaki yumuşaklığını unutur ilerledikçe. Sertleşir gitgide. Suyu bilinçsizleştirir, çayı narinleştirir iyice. En küçük isteği kırıcı, en küçük nazı dayanılmaz yapar. Her şeyi sürükleyerek kötüye götürür. İnsanlar zamanın tüm taşkınlıklarına izin verdikçe demlenme zamana yalvarır, biraz daha yavaş lütfen der, ama zaman kendi gürültüsüyle sağırlaşmıştır artık. O sağırlaştıkça su iyice delirmiş, çay yaprakları düşünemeyecek kadar kırılmıştır.

Tüm bu olanlardan sonra insan elini uzatınca çaya, dökünce onu bardağa ve içince yavaşça, bu acı sonu hisseder. Bu çay acımış der, ama bilmez ki asıl acı o kadar birliktelikten sonra hiçbir şeye dönüşmüş olan suyun ve çay yapraklarının içindedir. Çünkü onlar şöyle der geriye bakınca: Biz de istemezdik böyle olmasını, pişmanız, ama artık dönemeyiz ki geriye, çünkü nariniz/merhametsiziz/muhtacız her zamankinden daha fazla, en kötüsü, unutturamayız insana o acı tadı bir daha, bir araya gelsek tekrar, zamana da gerek yok, acıtırız kendimizi defalarca, ah be insan, unutmasaydın ya bizi, bırakmasaydın ya zamanın eline, içseydin, dönüştürseydin ya bizi başka şeylere, ah, ah, biz hiç bu kadar çaresiz kalmamıştık, ne çok zormuş meğer.

Bu sözlere, bu hislere rağmen bu acı(t)manın herhangi bir çözümü olur mu, bilinmez. Daha anlayışlı bir zaman, daha akıllı sular, biraz daha dayanıklı çay yaprakları bulunur mu, bilinmez. Bilinen tek şey çayı geciktirmeden içip, değişik şekillere sokabilecek bir insan varlığının gerekliliği. Ama bunu sıklıkla yapabilecek enerji herkeste var mı, o da bilinmez. Peki çay gitse başka sulara, su gitse başka çaylara, diner mi acı tad? Yok yok, hiçbir şey bilinemez. Peki bu kadar bilinmezlikle bu yazı sürer mi?
-Sürmez mi?
-Sürer mi?
-Sürmez mi?
-Sürmez.

Bitsin o zaman. Acımadan.
 
Kısa bi'kaç şey - Seri No: 3
  24 Mayıs 2008 - 01:56 |  0 Yorum
Şöyle oturup pencerenin önüne, aşağıdaki insanları izlemek çok eğlenceli olsa gerek. Olsa gerek diyorum, fakat hiç izlemediğimden değil, sadece istediğim kadar çok insanı izleyemediğimden. Ben şöyle karınca gibi çok olsun insanlar istiyorum. Benim onları izlediğimden zerre şüphe duymadan yaşasınlar, gitsinler gelsinler diyorum. Arada sırada bir yere gizlenip kötü şeyler yaparken bana yakalansınlar ama bu yakalanışların farkında olamayacak kadar uyuşmuş olsunlar. Böyle olsunlar ki her seferinde sırf insan oldukları için beni bana göstersinler. Gerekirse alsınlar suretimi, beni yaşatsınlar aşağıda. Sonra geri versinler, ben yaşatmaya devam edeyim kendimi. Daha gerçek, daha sade.

*

Dikkat ediyorum, insanlar genelde en rahat, zaman kısıtlamasından en uzak ve huzurlu oldukları anlarda, hele de dışarıda bir yerdelerse çay içiyorlar. Çay öyle bir şey ki sizi hiç rahatsız etmiyor, varlığını hissettirmeden yardımcınız oluyor. Elinizi nereye koyacağınızı düşünmekten perişan olmanızı engelliyor en basitinden. Gerçi havada çiçek kokuları dolaşmaya başladı çoktan, kış günlerin saygınlığı yok çayda ama sorsalardı bana eğer bir gün, karlı bir günde ne olmak isterdin diye, ağızlarda demli bir çay tadı olmak istediğimi söylerdim. Şöyle sıcacık, saygılı, huzur verici. İsteyene şekerimle birlikte, isteyene salt kendim olarak.

*

Anahtar kilit ilişkisi ne kadar ilginç değil mi? İnsanlık olarak öyle iki şey yapıyorsunuz ki tam anlamıyla birbirleri için yaratıyorsunuz. Yok başka bir yere gitme şansları. Belki sıkılıyorlar ama eğer neşelilerse çok çok iyi. Fakat olur ya, günün birinde anahtarı kaybederseniz de çok çok fena. Çünkü o anahtar artık tüm çaresizliğiyle, başkasına gidemeyeceğinin bilincinde özleyip duracak kilidi. Siz onu buluncaya kadar hemen önünde bile olsa hiçbir zaman ulaşamayacak kaderi kilidine. Kendi gözyaşlarıyla paslanıp gidecek belki uzaklarda. Gün gelecek çilingirler zorlayacak kilidi, acıyan onun içi olacak.

*

Keşke bir alet olsa diyorum bazen, şöyle ben uyumakla uyanıklık arasındayken bir balıkçı ağı gibi yakalasa aklımdaki düşünceleri. Ne kadar ilginç şeyler çıkar kim bilir. Çünkü hatırladığım yüzde birlik kısımda bile ne kadar uçuk ve karmaşık olaylar var. Geçen öğleden sonra mesela, vücudumdaki benlerden doğan pandalar görüyordum. Vay be diyordum, bu yöntem iyiymiş, hem insanlar istenmeyen benlerinden kurtulacak, hem de pandaların soyu tükenmeyecek. Tabii bu durumda ne kadar çok beni varsa o kadar da çok bambu ağacı gerekiyor insana. Bu sefer de onları nereden bulacağız diye kara kara düşünmeye başlıyorum. Ama çok sürmüyor. Çünkü henüz çok derinlemesine düşünememişken uykum kaçıyor, uyanıyorum. Kendimi pandalara karşı daha bir suçlu hisseder oluyorum.

*

Bazı şeylerin nasıl da zamanı var, aynı sabırla sırasını beklemiş de birden akla gelmiş sözcükler gibi. Yıllarca düşünseniz varlığını bile hissedemezsiniz belki o sözcüğün ama dilinize konuk olduğunda onun varlığı sizin mutluluğunuz olur. Çünkü kolay değil, birleşmiş ve karmaşıklaşmış pek çok düşünceyi onun sayesinde anlatabilmiş olursunuz. Sonra da kısık sesle kendi kendinize tekrar edersiniz o sözcüğü. Sanki ona şükranlarınızı sunarmış gibi. Bir daha kullanıp kullanmayacağınızı bile bilmeden, sadece o anlık duygunuzla, samimiyetinizle.
 
Karanfil düştü yerlere, elim emeğim kan içinde
  01 Mayıs 2008 - 23:36 |  3 Yorum
Okulda her yerde bir kağıt dağıtılıyor bugünlerde. Başlığı AKP'nin Türkiye'si. Yüzlerce propaganda afişi ve bildiri içinde en dikkat çekici olanlardan birisi. Bir çürümüşlüğün, bir toplumsal körlüğün habercisi. Sapık düşüncelerine para hırslarını ekleyip muhteşem örtüler dikebilenlerin görünen ama saklanan yüzü. Yazı, ülkedeki zihinlerin çoğunun aksine açık ve net. Ama sanki biraz erken yazılmış gibi. Bugünün zulmünü içinde taşıyamayacak kadar erken.

Gerçi bilemeyiz bir tek yazı bugünü anlatamaya yeter miydi? Bu kadar keşmekeşi, şiddeti, karanlığı bir sayfaya sığdırabilir miydik? Düşünceler akarken olanca hızıyla, öfkesiyle, karamsarlığıyla, ellerimizi ikna edebilir miydik bu hıza yetişmeye? Daha iyi anlatmaya olanı biteni. Daha iyi göstermeye artık içinde yaşanılan ülkenin faşist ve gerici saflarını. Bu safların orantılı güçlerinin nasıl acılara sebep olduklarını.

Bugün, yani 1 mayıs'ta, yani 2008'de geçmişte yaşanmış olayların olanca pişkinliğini bıyıklarında saklayanlar için olumsuz hiçbir şey olmadı. Her şey olması gerektiği gibi oldu. Emeklerinin sesini duyurmak isteyenlerin, geçmişin panzerli, beyaz polis arabalı ve ateşli silahlı meydanına girmeleri engellendi. Yaklaşmalarına dahi gaz bombalarıyla, boyalı basınçlı sularla karşı konularak izin verilmedi. Simge sevdalıları sembolik bir anmayı, haykırılacak hakları duymayı hazmedemediler. Bu uğurda kaldırımda oturan kızlara tekme atıldı, on polis bir göstericiye bedel oldu, çıldırmış gibi davranan polisler bir alışveriş merkezinin önünden çıkan ve olaylarla ilgisi olmadığı pek aşikar onlarca kişiye su sıktı. Çıldırmış gibi davranan diyorum ama ben de inanmıyorum aslında. Çünkü görüyorum ki bu ülkede en azılı ve zeka bakımından en yoksun meslek grubu gitgide polisler olmaya başlıyor. Normal davranışları böyle yani sanki. Selahiyet kanunları, üzerlerindeki donanımlar, Fethullahçı dayanışma, ülkücü gelenek günden güne mantıklarından, zihin sağlıklarından çok şey alıp götürüyor. Eğitime uzak kalmış, ümitsiz ve çaresiz çoğu genç cemaat bağlantısıyla polis oluyor. Bunların akademisi de absürd Polis Akademisi'ne bile yetişemiyor.

Ülke bir meçhule gidiyor. Boyalı ampullerin, liberal kahkahaların, emek ve halk görmezi burjuvanın eşliğinde bir karanlığa doğru ilerliyor. Hem de hızla. Zaten az ışığımız vardı, şimdi onun hepsini de bu eşlikçiler istiyor. Sağlık, eğitim, insanca yaşama hakkı kör tartışmaların ortasında yok oluyor. Para her zamankinden ama her zamankinden daha önemli oluyor. Karın tokluğuna mahkum edilenler ölürken din, bayrak, çaresizlik kullanılarak uyuşturuluyor beyinler. Kariyer günlerinde yitiyor üniversite gençliğinin düşünme yetileri. Ekonomik istikrar(!) için akıyor oylar. Para babalarının istediği gibi, para babalarının istediği yere. Sonra gelsin 1 mayıs'lar. Gelecekleri varsa görecekleri de var ne de olsa.

Böyle yazıların sonunu yazmak çok zor oluyor. Böyle günlerin sonunu yazmak gibi aynı. Çok zor. Bugün karanfilleri ellerinden düştü emekçilerin, daha güzel yarın umuduyla yaşayanların. Düştüler ve 77'dekilerin kanı oldular. Sömürüye karşı isyanın rengi, gericinin zulmünün kanıtı oldular. Çivisi çıkan her şeyi bizlere gösterdiler.

Hep bir ağızdan yeni çiviler lazım dediler artık, yepyeni çiviler, yepyeni bir ülke. Bakışı farklı olan, sözü bizden olan. Hep bir ağızdan.
 
Keşke hiç pazar olmasa, eski yazılar konmasa
  23 Şubat 2008 - 02:38 |  3 Yorum
Henüz ailemle okulumun aynı şehirde olduğu yıllarda pazar benim için neredeyse nefret edilesi bir gündü. Çekilmezdi. Huzursuzluk ve sıkıntı vericiydi. Çünkü pazartesi günkü okul sabahının kokusu en yoğun haliyle pazar günü duyulurdu ve bu koku tahmin edersiniz ki mavi önlüklü yıllarda pek iç açıcı değildi. Söz konusu koku zaman destekli olduğu için kaçılmazdı tabii ki ondan ve yine zaman destekli bir ruh hali bölünmesine doğru yelken açılırdı. Tam yol. Bölünmenin parçaları pazarın sabahı ve gerisi. Haydi! Denizciliği de hiç bilmem.

Pazar sabahı o hafta için geç saatte uyanabildiğim, doğru dürüst kahvaltı yapabildiğim, gazetelerin en çok ek verdiği, anne-baba ortaklığının pazardan aldığı meyveleri dolaba konmadan direkt poşetten alıp yiyebildiğim son sabahtı. Bu statüdeki her öğrenci bilir ki tüm bunlar yalnızca pazarın kabusu daha etkili kılan güzellikleridir. Şöyle ki, hazır babanız da evdeyken hep beraber gittiğiniz sevilesi bir aile dostu ziyareti ya da neşeli bir göl kenarı pikniği, henüz yapmamış olduğunuz ödevinizin yalnızca saatler sonra sorgulanacağı aklınıza geldiğinde ciddi bir karın ağrısına ve plan yapmaya çalışma fakat yapamama döngüsüne yol açar.

Oysa cuma ve cumartesi ne de merhametlidir bu konuda. Sanki tüm acımasızlığı pazara bırakırlar. Cuma, daha da özelleştirirsek cuma günü çıkışta söylenen o istiklal marşı çoğu öğrenci için tatilden bile daha değerli bir andır. Cumartesi ise cuma günkü kadar bile dersin olmadığı bir cuma günüdür. Ancak pazar, söyleyegeldiğimiz üzere sevimsizin tekidir. Hava biraz da kararmaya yüz tutup pazarın gerisi moduna geçildi mi hiç çekilmez. Erken yatıp sabah uykusuz kalmama gayesinin verdiği stres bir yandan, bitmemiş ve hiç de çekici olmayan ödevlerin verdiği stres bir yandan adamı yer bitirir. Televizyondan gelen Süheyl&Behzat kişiliklerinin ve en meşgul olmanızın gerekeceği anda takımınızın maçını yayınlayan Maraton'un sesleri, ütülenen gömleklerden çıkan buharın kokusu, yapılan banyo, kesilen tırnaklar, yaka-mendil kombinasyonları, ilerleyen yıllarda olunan sakal traşı, traş köpüğü kokusu ve nedendir bilinmez hep üşüyen ayaklar beyninize kazınan kabus hatırlatıcılar olarak kalır. Yapılan ya da yapılmayan, ama yapılsa bile insanın burnundan getiren ödevler; ya da ertesi gün sizi karşılayacak sınavların düşüncelerde size eşlik etmesiyle gidip yatılır. Ama bu sefer yatak daha soğuk, yastık daha sert gelir, uyutmaz adamı. Bir de o yaşlarda ne doğru dürüst küfür bilirsiniz, ne de bu durumda küfür edilebileceği aklınıza gelir, daha da nefret dolarsınız. En fazla Of ya! der, mucize bekler, bir cuma&cumartesi ortaklığına daha biriktirip tamamladığınız hediyeli çıkartma setini feda edebilirsiniz ama nafiledir, sabah o soğuk okul ve biraz da karın ağrısı sizi beklemektedir, çaresiz gözler kapanır, bilinç yitirilir.

Şimdi büyüdüm? Pazarlar o kadar nefret edilesi değil gözümde, kuşkusuz pazartesiler tüm korkunçluklarını kaybettikleri için bu böyle. Ama yine de pazarları sevmem ben, çünkü pazarlar içinde yaşarken sevdiğiniz, mutlu olduğunuz, kendinizi rahat hissettiğiniz şeylerin biteceğinin; bir şeyler yapmak zorunda bırakılacağınızın habercileridir. Çünkü aslında pazarlar hayatın her evresinde iki yüzlü felaket tellallarıdır. Sabahlarına kanmamak lazım.



önceki blogdan.

ekim 2006'dan.
daha genç bir ben'den.
 
Ergenekon akıllı olsun, akıllı!
  23 Ocak 2008 - 02:41 |  3 Yorum
Çok da iyi hatırladığımı söyleyemem. Ama önemli bir şeyler olduğunu kesinlikle o zamandan fark etmiştim. Tüm televizyonlarda aynı şeyden bahsediyorlardı çünkü. Aylardan kasımdı, o kasımın üçüncü günüydü. O günün akşam saatlerinde, meşhur ayranından haberdar olmak şöyle dursun (ki zaten bizim buralarda bir tek Misis ayranı bilinir) adını dahi duymadığım o ilçemizde bir kamyon bir Mercedes'e çarpmıştı. Ve bu çarpışmayla o ilçe, Susurluk, tüm olağanlığını daha doğuramadan yitirmişti gözümde. Şöyle desem daha dolambaçsız olur galiba: Susurluk, o akşamdan itibaren yer adı ifade edemeyen nadir yer adlarından biri oldu benim için. Hâlâ da öyle.

Çok ilginç bir dalgalanma vardı o gün ve daha sonraki günlerde evde, yolda sokakta ve televizyonda. Bir gerilim müziği benim aklımda kalan. Zifiri karanlık. Göz gözü görmüyor derler ya hani, bu daha da karanlık, bağırsanız sesiniz de duyulmuyor. Sonra bir trafik kazası efekti veriliyordu bu karanlığa ve hemen ardından iddialı bir erkek sesi büyük puntolarla Artık Türkiye'de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyordu. O yaşta ben, aslında ölenlerin ve yaralanan adamın adlarını daha önce hiç duymamıştım ama bir polis, bir milletvekili ve bir katili adları ne olursa olsun dostane ilişkiler içinde bağdaştıracak değildim. Anlaşılabilir bir boşluk hissi yaşadığımı hatırlıyorum. Çünkü ben her zaman polislerden çok korkmuştum ama yine de onlar iyiyi oynamalıydılar bize anlatıldığı kadarıyla. Ya da milletvekili. Hiçbir şeyleri olmasa yasallıkları yetmeliydi bunların. Ama yetmiyordu demek ki. O zaman biz de saat tam dokuzda ışıkları bir dakikalığına önce kapatarak, sonra sürekli kapatıp açarak, sonra da tencere tava bulup çalarak bu yetersizliği cümle aleme duyurmalıydık. Balkonun lambası benim kontrolümdeydi. Günden güne kendimi geliştiriyor ve kolay değil ciddi ciddi toplumsal bir eyleme katılıyordum. Ama olmadı. Yani ben görevimi eksiksiz yaptım da bu şeyler hiçbir zaman eylem olmadı. Kişisel tatminimiz üst seviyedeydi. Susma, sustukça sıra sana gelecek gibi güzide bir slogan da yanımıza kâr kalmıştı. Bu kadar. Ne mutlu.

İnsan mantığının düzgün çalışmasını engelleyen, aşırı duygusal şeylerle o eylemli akşamlardan beri aramız bozuk. Öncesinde nasıldı onu da bilmiyorum açıkçası. Bayrak şiiri okurken duygulandığımı hatırlamıyorum. Bir ırkım olduğunu da fark etmemiştim muhtemelen o akşamlarda. Sadece dokuz yaşındaydım. Ülkemi seviyordum ve onun için iyileri ve kötüleri ayırt etmeye çalışıyordum. İstismar sözcüğünü henüz öğrenmemiştim belki ama kutsal sözcüğünün hemen yanıbaşında o da yavaş yavaş beliriyordu artık. Hem de kolayca, hiç zahmet vermeme gerek kalmadan.

3 Kasım'lar işte hep bu istismarı kafamda döndürdü dolaştırdı, yakıp yakıp söndürdü. 1996'da da böyle oldu 2002'de de. Ama insan unutuyor bazen. Olağanlaştırıyor. Hayatın karmaşasına terk ediyor. Umutlarıyla birlikte tabii. Olan umutlara oluyor gerçi, çünkü umutlar gelmiyor ama istismar zaman zaman geri dönüyor. Şimdi çok kişi göz altına alındı ya. Koşa koşa geldi yine inanır mısınız? Yanında getirdiği yüzlerden gerçek anlamıyla korktuklarım var. Hiç silaha dokunmadan insanların kanına girmeyi başarabilmiş bir avukat var mesela. Küçük adamlar var. Büyük teşkilatın üyeleri var. Yeminciler var. Bu yeminle evlenen gençler var. İşin kötüsü bu gençlerin yetiştireceği doğmuş ya da doğacak çocukları var. İşte bugün neyi izlesem, neyi okusam, bunlar ve istismar kolkola girmiş, kutsalı bir ipin ucuna bağlamış halde sürükleye sürükleye dolaştırdılar zihnimde. Bir karanlık köşelerinde, bir aydınlık köşelerinde. Umutsuzluğum öyle derin ki göz altına alanlarla alınanları yan yana koyup baktığımda gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum. Hangi amaca, zamanlamaya, açıklamaya baksam böyle. Ama onların ayaklarının altında kalmış olanlara baktığımda simsiyah bir acı hissettiğim kesin.

Bir trafik kazası efekti veriliyordu bu karanlığa ve hemen ardından iddialı bir erkek sesi büyük puntolarla Artık Türkiye'de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyordu. Ama yok canım benim yok, çok şey eskisi gibi. Baksana yaşım çok ilerledi benim ama o kasım ayında duyduğum adları yine duyuyorum. Aralarına yenileri katılıyor, ses efektleri değişiyor, hepsi bu.

Umutlarımı kırdınız bir kere, artık oynamıyorum.




Hrant Dink’in öldürülmesine ilişkin tutuklanan
Yasin Hayal’ın eniştesi C.İ, tanık sıfatıyla duruşmada hazır bulundu.
C.İ, mahkemede verdiği ifadede, sanıkları 2004 yılından daha önceden
tanıdığını belirterek, "Hrant Dink’in öldürülmesinden 3-4 ay önce, kendilerine,
Yasin Hayal’in Dink’i öldüreceği yönünde bilgiler verdim. Kendileri de olayı
takip edeceklerini belirttiler" diye konuştu. Her iki sanığın da Trabzon’da
jandarma istihbaratta görev yaptığını bildiğini ifade eden C.İ,
"Dink, öldürüldükten sonraki pazartesi günü bu kişiler yanıma geldiler
ve konuştuklarımızı kimseye söylemememi istediler" dedi.
 
Büyüyünce uçan bir balık olmak istiyorum
  03 Ocak 2008 - 02:36 |  3 Yorum
Küçük ve/veya sıradışı hayaller beni çok etkiler. Hani şu duyunca çoğu insanın dalga geçtiği ya da yadırgadıkları hayaller var ya, işte onlar. Günün birisinde birisi neden etkilendiğimi sorsa ona aynen bu küçük ve/veya sıradışı hayaller tanımını yapardım. Çünkü çoğu insan dalga geçiyor ya da yadırgıyor ya, yani onlar hayal ya, işte ondan.

Bu, nesillerin bir geleneği miydi bilmiyorum ama bu yaşımıza kadar bizlere herkes büyük düşünmeyi öğütledi. Bizler, ben ve tanıdıklarım işte. Tabii ne kadar büyük olduğunu anlatmadılar hiçbir zaman. Bazı büyük hayallerimiz olağanlık kuralına takılıp gitti. Yadırgandı yani. Tehlikeli dendi. Bazıları çok küçük bulundu. Küçümseyenler oldu. O kadar küçümsediler ki, hayaller dayanıksız kişiliklerimizde yok oldu. O günler öyle günlerdi ki dostlarım, insanlar artık hayallerini de yarıştırıyorlardı ve bu katılımı zorunlu yarışta ne yazık ki tek yol vardı. Önceden defalarca çizilmiş, pek çok izlerle bezenmiş. Sonuna, sağına, soluna da pek çok kazananın mutlu aile fotoğraflarının konduğu bir yol. Dışına çıkanların kötü canavarlarca yenileceği anons edilen sıcak, kirli, bozuk ama nispeten güvenli bir stabilize. Belki de Arizona'da. Bir hikayede.

Dikkat! Eğer Emir Kusturica'nın Arizona Dream adlı filmini henüz izlemediyseniz yazının bundan sonraki iki paragraflık kısmı sizin için filmin heyecanını kaçırabilecek cümleler içerebilir. Benden söylemesi.

Ama tabii ki sadece o yoldan ibaret olmayan bir Arizona'da. Hani şu filmlerde, çizgi filmlerde gördüğümüz Arizona'da. Büyük Kanyon'un olduğu şehirde. Hem otomobil satıcılarını, hem de kanyonlar arasında kanatlarıyla uçmayı düşleyen insanları aynı anda barındıran o şehirde. Eğer otomobil satıcısı olmakla kaderlendirilmişse insan burada, daha iyi bir merhaba demeye çalışıyor her zaman, ne kadar kederli olduğuna aldırmadan, gelen alıcıları etkileyebilmek için. Fakat gelen her zaman salt bir alıcı, etkileyen her zaman satıcı olmayabiliyor bu yakınlardaki otomobil dükkanında. Pekala, isteyerek ya da istemeyerek, birisi sizi çekip götürmeye gelmiş olabiliyor.

İşte bu gitmelerde Arizona'nın uzak uçlarında bir yerde eski bir ev kabul ediyor kaçmak isteyenleri, bir şeylere bağlanıp gelenleri. Bu gelenler her şey, hatta uçan balıklar ya da kaçan insanlar olabilir. O ev yardımcı oluyor tüm farklılıkların, garipsenmişlerin, kötüleneceklerin nefes almasına. O evde yaşanıyor pek çok sevgi, nefret, saçmalık. Kaplumbağaların selamladığı insanlar birlikte yaşıyor ve zamanı geldiğinde, çabalar sonuç verdiğinde kimisi yer çekimine karşı çıkıyor bunların, kimisi kaybetme korkusunu saklamaya çalıştığı amcasına. Kimisi de yağmur altında, beyaz bir mutluluk içinde hayatına. Birbirlerinden aldıkları cesaretle ulaştıkları hayallerinin doruğunda. Tüm hayalleri bitirme pahasına. Bitirerek.

Böyle hikayeler sonunda, yani hayaller bittiğinde, daha doğrusu artık hayal olmaktan çıkıp ulaştığında aslında bir yerlere, o büyük fırtınayı geçirdiğimizde, bizler de o Arizona'da büyümüş olacağız galiba. Bizler, ben ve tanıdıklarım işte. Uçan bir balık olmayı becereceğiz belki de. Hüzünle ve umutsuzlukla doldurduğumuz gözlerimizin alışıldık şekilde başımızın iki yanında olmasından vazgeçip tek bir tarafta toplayacağız onları. Kuşkusuz bir tarafı kaybedeceğiz ama kesinlikle diğer tarafı da daha çok kazanmış olacağız.

Aynen gerçek hayatımızda olduğu gibi. Şu sadece hayallerimizde, rüyalarımızda, rüya gibi anlarımızda sıyrılabildiğimiz o olağan hayatımızda.

Her istediğimizde derin derin alamadığımız nefeslerimizde.
Olduğu gibi.
Aynen.