Kısa bi'kaç şey - Seri No: 2
  23 Kasım 2007 - 02:12 |  3 Yorum
Bazen bir bulaşık süngerine benzemenin iyi bir şey olup olmadığını düşünmeli insan. Çünkü sünger tutucudur. Bin şekile girse de dönüp dolaşır yine ilk şekline gelir. Ama kabullenicidir de, damlaları reddetmez. Aynı zamanda sessizdir. Ketumdur. Hiçbir sünger çektiği ve sakladığı suları kendiliğinden bırakmaz mesela. Ağırlaşır, koyulaşır ama bırakmaz. Birisi görmek istiyorsa bu suları, illa ki süngeri sıkması gerekir. Ancak o zaman sünger içindekileri çıkarır; yıllandırdığı tüm kiri ve temizliği insanın parmaklarının arasından kutsal bir döngünün ortasına akıtır.

*

Artık doğum günlerinde özgün cümleler, öyküler de hediye edilebilmeli insanlara. İster uçacak, ister kalacak şekilde. Sonra hediyeyi alan kişi yıldan yıla kaydetmeli bu sözleri, ara ara açıp okumalı. Çok geçmiş yıllara, acıtan sözlere ağlamalı. Göz yaşlarının düştüğü yerlerde mürekkepler dağılmalı. Çok göz yaşı olursa çok dağılmalı, yok etmeli yazıyı. Bahşedildiği kişi daha çok ağlamasın diye yazı silmeli kendini. Bir lekeye bırakıp yerini, çekip gitmeli.

*

Bebekliği ile olgunluğu arasında şimdiki kadar çok zaman olmamalı insanın. Kişi daha dün ne kadar muhtaç, ne kadar temiz olduğunu hatırlayabilmeli. Kararmış kalpler bu hızlı dönüşümün şokuyla sarsılıp renk atmalı, ya da büsbütün bir bunalıma teslim olup çürümeli. Anneler sık sık bebeğim diye seslenselerdi mesela otuzunda kırkındaki oğullarına, babalar saçlarını okşayıp şeker ve çocuk dergisi alsalardı onlara sanırım bu dünya da bize o kadar şirin davranırdı. Ve o zaman o dünyada biz en fazla mahalle maçları yapar, olsa olsa bir faulde anlaşamazdık; onu da bir sarılmayla unutup giderdik.

*

Başını alıp gitmek her yıl daha da zorlaşıyor. Her yıl daha çok yere adını yazıyor insan, daha fazla yere kayıtlar bırakıyor. Daha çok insanla göz aşinalıklarını paylaşıyor. Daha çok şey öğrenip daha çok şey sunmaya programlanıyor. Beklentiler gitgide sonlara yaklaşıyor. Çocuk zihinleri umulurken topaçların çevrildiği sokaklardan, kontrolsüz cümleler de sağa sola savrulmak için dileniyorlar. Sanki uzundur kocaman bir gemi varmış gibi limanda. Hatta güzel bir limanda. Bu gemi bunalıyor iyiden iyiye ama içine de o kadar çok insan, o kadar çok yaşanmışlık yerleşmiş ki artık hiçbir yere kımıldayamıyor. Paslanıyor oracıkta, olan kendine oluyor.

*

Hayatta çaresizliğin en çok hissedildiği anlardan birisi de insana artık tüm şarkıların eski geldiği anlardır. Dinleyecek yeni bir şey bulamamanın işaret ettiği beğenmeye kapalılığa her şarkının yanındaki çuvalda getirdiği bir demet eski gün eşlik eder, kulaklar yeniyi isterken düşünceler eskiye takılıp kalır. Bu uyumsuzluk daha bir parçalar tüm hisleri. Kar oldurup yağdırır hüzünleri, artık bozkıra dönmüş eski bir ormana. Güneş çıksın diye beklenir bu durumda ama ne yazık ki gelen tek şey yeni bir eski şarkıdır. İnsana yine sürekli beklediği o turuncu sıcaklık değil, acımasız gri ezgiler kalır.
 
İki küçük cam parçası, bir yarım çerçeve
  22 Kasım 2007 - 02:02 |  3 Yorum
İlk olarak ne zaman başladı tam bilmiyorum ama ortaokul günlerimin birinde sınıfta tahtayı yeterince iyi göremediğimi fark etmiştim. Arka arkaya dizilmiş beş sıradan ve bu beşerli sıraların buluştuğu üç ayrı gruptan oluşan sınıfta zaten üçüncü sıradan daha arkaya bir yere oturmamıştım ama gün geldi tahtaya bu yakınlık yetmemeye başladı. Konu hakkında o zamanlarda bildiklerim yalnızca gözlük takılması gerektiği olduğundan tam o günlerde fen bilgisi dersinde işlediğimiz göz kusurları konusu hızır gibi yetişti imdadıma. Tüm kusurları inceleyip kendime teşhisi koymuş, gözlerimin nasıl bir fiziksel değişim içinde olduğunu öğrenmiştim. Hayal gücümün her geçen gün kendini aştığı yaşlardaydım ve kendi kendime tüm bunlara birer neden-çözüm bulmaktansa bu bilgilerle karşılaşıp olası zihinsel serbestliği engellemiş olmam bu gücü biraz gücendirmişti.

Hani televizyonu çok yakından izlemek küçüklüğümüz için büyük bir kötü alışkanlıktır ya, ben bu olaydan sonra bir süre tahtaya yakın oturmayı da buna benzer düşünmüştüm. Doğru ya, gözlerimiz yakından görmeye alışıyor ve daha sonra kendini uzağa göre ayarlayamıyorlardı. Aslında çok haksız sayılmazdım. Ölçek farkı vardı sadece. İşin kibiri şurada ki, o zaman da aslında çok haksız olmadığımı biliyordum. Hatta bu kusurumun çoklukla okumaktan, hatta işin içine biraz daha kibir katarsak nitelikli okumalardan kaynaklandığını bir yerde yine okuyunca tamam dedim kabul ediyorum o zaman seni. Hoşgeldin kusurum!

Şimdi bunlardan sonra hemen bir göz doktoru, gözlük hikayesine başlamam lazım. Ama ne yazık ki hayatımın diğer alanlarında olduğu gibi burada da bu gerekliliği yerine getiremiyorum. Ancak mazaretim bu sefer daha geçerli sanırım. Çünkü ben iki yıl yarı görür yarı görmez yaşadım. Şimdi yukarıdaki iki paragrafın iki aydan bahsettiğini düşünürsek bu gözlük hikayesine geçene kadar bu yazıda bırakmam gereken iki yıllık boşluğun burada ne kadar münasebetsizce duracağını tahmin edersiniz herhalde. O yüzden bu sefer kendime hak veriyorum. Aslında o iki yılda da çok bir sorun yaşadım mı kestiremiyorum. Hiç başım ağrımadı, derslerim hiç aksamadı, hatta zekamı geliştirdiğinden bile şüphelenirim bu olayın. Kolay değildi tabii ki tahtadakileri görmeden, zihinden tamamlamalar yapmak, tahtada ne yazdığını görmeye değil anlamaya çalışmak. Bir getirisi olmalıydı elbet. Bir tek dershanede, eğer hava kapalıysa, değil tahtada ne yazdığını anlamak bir şeyler yazıp yazmadığını bile anlamıyordum. O anlar acı vericiydi, onları unutmam. Ama gözlüklü bir sıra arkadaşım vardı ve teoride deftere aynı şeyleri yazmamız gerektiği için ben de onun defteri-benim gözüm yakınlığından çokça faydalanıyordum. Fırsatçıydım.

Liseye geçerken kendime bir hayat planı yaptığımı hatırlıyorum. Bu planın birinci basamağı bir gözlük almaktı. Artık da vardı cümlede. Ev ahalisine bu konuyu açtığımda aile içi güvenilirlik derecemi de sınava tutmuş oluyordum aslında. Sonuç tam bir hüsrandı. Konuya açtığım her iki kişiden ikisi beni inandırıcı bulmadı. Yeni okulumun kayıt sabahından sonra babamı öndeki arabanın plakasını okuyamadığıma ikna edince biraz başarılı olduğumu fark ettim. Zaten tam o anda gölün üzerinde üniversiteye doğru yol almaktaydık ve beni muayene edecek göz doktoru mu yoktu sanki orada, ama ağızdan dökülen yine de bir bakarızdı. Baktık, hemen o gün. Çok harflere baktım, hiç kopya çekmeden okumaya çalıştım. Doktor inanamadı bu şekilde hayatımı sürdürebildiğime. İki küçük cam parçasını temsil eden grafiklerin üzerine biraz rakam da o ekledi. Birkaç tavsiye, tamamdı galiba. Ertesi gün canlı kanlı, güzel çerçeveli bir gözlük. Hem de üç boyutlu.

Ama gözümden çok cebimde. Bir süre takamadım. Hele topluluk içinde beni benden uzaklaştırıyormuş gibi geliyordu. Tek bir gözlükle suratım, insanların bana bakışları değişiyor sanıyordum. Çok işe yarıyordu ama ne de olsa bir kusurun en görünür tedavi çabasıydı. Yakın çevremde de gözlüklü kimse olmadığı için kendimi kalabalıklar içinde yalnız hissediyor ve klişe söz gruplarına olan ilgimi itiraf ediyordum. Bakın, hâlen ilgiliyim. Daha sonraları gözlüğümle birbirimize alıştık tabii ki, ayrı geçen yıllarımıza ağladık. O bana her şeyi net göstermeye söz verdi, ben de ona her koşulda özen göstermeye. En çok camlarını silecek bezlere dikkat ederdi, ben de en iyilerin elinden en iyilerini buldum sonra. Cidden.

Aslında bu yazıyı hiç böyle yazmayacaktım ama insan her zaman yazdıklarının nereye gideceğini kestiremiyor. Gözlük kullanmanın ne gibi ilginçlikleri olduğundan, nelere dikkat edilirse iyi olacağından, dünya üzerindeki ilk takılabilen gözlüğün kimin tarafından icat edildiğinden bahsedecektim. Bir de diyecektim ki: Ben gözlüklü insanları severim. Onlar doğdukları hallerine olabilecek en düşük fedakarlıkla bir şeyler eklemişler, yollarına öylece ekleye ekleye devam etmişler gibi gelir bana. Yani yukarıda da dediğim gibi okumuşlar, yazmışlar gibi gelir. Bu yüzden gözleri bozulmuş gibi gelir. Bir götürüsü olmalıydı elbet derim. Sonra gözlük takmışlar gibi gelir. Bir getirisi olmalıydı elbet derim.

Böylece düşünür, karmaşayla anlatır, giderim.
 
Sana bir güçsüzlük gösterisi yapabilir miyim?
  11 Kasım 2007 - 05:33 |  2 Yorum
Eksik aslında çok eksik bir sözcük. İçini doldurmak her zaman güç. Hayatın onca keşmekeşi içinde farkına varmamız bile bu kadar zorken farkına varabildiğimizde tanımlamaktan korktuğumuz, bir yerlerimizi acıtan, kanatan, kocaman bir sızıyı bize armağan edip başka avlar aramaya giden bir yaratık gibi. Hadi, al çiz bakalım deseler çizemeyeceğimiz, çizsek de hiçbir seferinde birbirine benzetemeyeceğimiz. Çözüm aramaktansa başka yöne baktığımız ya da üzerine bir şeyler süpürüp unuttuğumuz sorunlar gibi. Küçükken karanlıktan korktuğumuzda şarkı söylerdik ama o ışık o şarkılarla hiç açılmazdı ya, işte öyle.

İnkar çok inkar edilesi bir sözcük. Varlığını kabul etmek her zaman zor. Aslında her saniye gizlice ve dışa vurduğumuz yok, hayırlarla açıktan açığa hayatımıza ördüğümüz, kendi kendimize bakmamızı engelleyen bir duvar gibi. Yaklaşmaya niyetimizin zaten olmadığı ama azıcık denediğimizde bile tırnaklarımızdan başka herhangi bir silahımızın yokluğunu fark ettiğimiz ve gücümüzün ancak birkaç toz tanesine yetebildiği bir duvar. Çocukluğu azıcık geçtiğimizde arkadaş sohbetlerinde başarısız sınavlarımızın notlarını hiç hatırlayamazdık ya, onun gibi.

Beklenti çok beklenilmemesi gereken bir sözcük. Onunla yaşamak kolay değil. İçimizde yeşeren umuttan, sevgiden, en masum hayallerimizden sorumlu tutarken beslediğimiz ama hayalkırıklıklarında ilk önce darağacına götürdüğümüz küçük bir isyancı gibi. İyi günlerde unutulan ama kötü günlerde hep hatırlanan, cezalandırılan, bir daha en ufak kıvılcımının bile zihinlere sokulmamaya söz verildiği, bastırılası bir düşünce dalgası. Hani artık telefonlarımıza, çalsalar duymayacakmışız gibi, sık sık baktığımızda sadece saati için diyoruz ya, ona benzer.

Retorik sorular sormayı severim ben, hem kendime hem başkalarına. Yine yapsam mesela hemen ardından geceler boyu uyutmamış bir hayat hayal edilebilir mi? Gündüzler boyu doyurmamış üstelik. İnsanın bildiği ama görmek istemediği bütün güçsüzlüklerinin üzerine çöreklenmesini beklemesi çok acınası değil mi? Bu kadar gururun, sarsılmazlığın içinde bu kadar harap düşmesi, yaptığı her işin beyhude gelmesi? Dilemek şansını sonsuza kadar kaybettiğini düşünmesi?

Ama olur da eğer bir gün birşeyleri dileme şansım olursa benim, hani bir dönüş yolu olursa birlikte yürüdüğümüz, bir park olursa, bir ağaç, o şiir; işte o zaman kendime virgüllerden arınmış, noktalarla arkadaş kısa cümleler ve bir de titrek, ürkek, güçsüz bir ses diliyorum.

Sana sunabilmek ve hemen susup ağlayabilmek için.
 
İkizimle aramızda 20 yaş var
  09 Kasım 2007 - 20:48 |  4 Yorum
Sınavların içine düşülen günlerde insan nereye baksa okula ve derslere dair şeyler görüyor. Bunu, hayatımın tüm alanlarıyla öğrendiklerimi birleştiriyorum, yaşayarak öğreniyorum gibi gerekçelerle söylemiyorum. Ne yazık ki o kadar somut derslerimiz yok, oskiloskopta elde ettiğimiz ve Türkçesinin sinüsoid olmasını umduğum dalga çeşidini elektrik prizlerden çıkıp bize doğru ulaşırken göremiyoruz, ya da genel çözümlerine ulaşmaya çalıştığımız diferansiyel denklemlerle yanıbaşımızdaki bir arkadaşımızın hastalığı olarak karşılaşamıyoruz. Bilgisayar ekranları ve kağıtlar arasında gidip geliyoruz, hepsi bu.

Ancak bazen bazı defter yapraklarında ya da kitap sayfalarında mucizeler oluyor ve tüm bu soyutluğun arasında hikaye hatta masalvari konulara rastlıyoruz. Gözler daha bir açılıyor; kulaklar dikleşebilseler dikleşecek, dikkatler olması gerektiği yere bahşedilmiş halde okuyoruz. Kendisini öğrenim hayatım boyunca öğrendiğim fizik kuramlarını yalancı çıkarmaya adamış olan Modern Fizik dersinin bir konusu tam da bu tarife uygun. Aslında bu tarifi de o konuyu düşünerek yazdım zaten. Bu samimi ortamda iki yüzlülük yapmak istemem. Gülücük.

Şimdi efendim bu konu aslında bir paradoks. Ecnebice adıyla bahsetmek gerekirse Twin Paradox, yani ikizler paradoksu. Hikayemizde ikizlerden birisi gençlik çağlarında gününü gün edip, okul ders nedir bilmeden dolaşmış; diğeri ise kendisini bilime adayıp Avrupa Amerika demeden gezmiş, okumuş ve astronot olmayı başarmış. Tam bu noktada ah zamanın kozmonatları diye iç çekebilirsiniz, izin var. Neyse, gün geliyor astronot olan karakterimiz bir uzay yolculuğuna çıkıyor. Kardeşle vedalaşma anı kitapta resmedilmiş, gerçekten ikizler. Uzay mekiği de gerçekten mekik, ama bildiğimiz mekiklerden çok farklı. Işık hızına pek yakın gidebiliyor. Mesela 0,80c ile gitsin şimdi. Yazar burada c ile ışık hızını imgelemiş. Yani saniyede yaklaşık 300bin kilometreyi. Bu hesapla mekiğin hızı saniyede neredeyse 240bin kilometre. Görecelik kuramına göre, bu örneğimizde dünyada kalan kardeş için, kendisinin her 5 nefes alışı kardeşinin 3 defa nefes alması anlamına geliyor. Bu 5'e 3 oranını her şey için kurabiliriz. Kalp atışı, öğünler gibi. İşi bu düşünce açısından ilerletirsek bir bakıyoruz ki yolculuk bitip mekikteki kardeş Dünya'ya döndüğünde bizim ipsiz sapsızdan çok daha genç oluyor. Yolculuğun ipsiz sapsıza göre 50 yıl sürdüğünü kabul edersek astronotun bir 20 yıllık kârı var. Olması gerektiğinden 20 yaş daha genç. Çok ilginç değil mi? Bu dönüş anı da kitapta tekerlekli sandalye üzerinde birisi ve onu teselli etmeye çalışan, astronot kıyafeti giymiş ve artık aralarında pek bir benzerliğin göze çarpamadığı ikizi şeklinde resmedilmiş. Çok acıklı değil mi?

Aslında değil. Çünkü en başta belirtildiği üzere bu bir paradoks. Evet, dünyadaki kardeşin gözüyle bakarsak durum tam da yukarıdaki paragrafta anlatıldığı şekilde cereyan etmeli. Ancak ya astronot olanın gözünden bakarsak? İşte o zaman durumlar değişiyor, çünkü öyle bir durumda astronot kendisini hareketsiz, Dünya'daki kardeşini kendisinden uzaklaşıyor olarak görecek, tüm bu 5'e 3 oranları da tersine dönecektir. Demem o ki, bu varsayımların farkında olan iki kardeş de Ulan adam benden daha yavaş yaşlanıyor, ölmez bu. diye düşünecek. Paradoks kısmı ikisinin de doğru düşünmesinden kaynaklanıyor. Yani ikisinin de ellerine çok gelişmiş birer teleskop versek 50 yıllık bir yolculuk sonrası birbirlerini ne halde görecekler, hiç bilmiyoruz. Tabii teleskopa görüntünün gelme süresi de 40 yıl. Onu da düşünmek lazım.

Tam bu noktada tüm bu ilginç düşünceleri, varsayımları ortaya atan adam Einstein ortaya çıkmış ve olaya açıklık getirmiş. Demiş ki, sevgili SorguSual okuyucuları, az kalsın insanlık olarak yukarıdaki iki paragrafta okuduğunuz şeyleri gerçeğe dönüştürecek hesaplamayı bu tip bir yolculukta kullanabileceğimizi düşünüyorduk. Ancak sonra ben düşündüm. Bu adam gidiyor ve bir de yolculuğa başladığı yere geri dönüyorsa işin içinde mutlaka ivme olmalı değil mi? Giderken bir yerde yavaşlayıp durmalı ki geri dönebilsin. İşte bu hareketin düzgün doğrusal olmamasından dolayı yukarıdaki çelişkiyi kuramayız. Ama tam olarak ne olur, onu da bilemeyiz. Ben akşam bi' bakarım. Haydi, sağlıcakla kalın.

İşte böyleyken böyle. Belki ileride ışık hızına yaklaşabildiğimiz günlerde bu olayı deneyerek gerçeği öğrenebiliriz. Benim düşüncem astronot olanın daha genç olacağı. Öyle olsa daha eğlenceli olurdu en azından. Böyle uzay yolculuklarının başladığını hayal etsenize. Sırf kıskandığı iş arkadaşından günün birinde 5 yaş daha genç görünebilmek için yıllarını uzay mekiklerinde harap eden insanlar. Bu işten rant sağlayan Uzay Gençlik ve Güzellik Şirketi. Televizyon reklamları, afişler. Ne ilginç olmaz mıydı? Bir de tabii bu yolculukların anlamsızlıklarından bahseden, günü ve yaşınızı yaşayın telkini veren psikologlar çıkardı. Ortalık karışırdı.

Eveet, bugünlük de ilk ve belki de son masalsı bilim yazımızın sonuna geldik. İleride bir gün yine burada buluşmak dileğiyle, hoşçakalın. (Görüntüden çıkmayan kamera, girmeyen jenerik, bi' kere kameraya bakararak veda edeyim demiş bulunan sunucu, bakışmalar, bakışmalar, bakışmalar.)
 
Bana özgürlüğü, dostluğu yazabilir misin?
  03 Kasım 2007 - 11:17 |  11 Yorum
Dünyadaki pek çok tartışmanın çok dar çevrelerde değerlendirildiğini düşünürüm. Böyle düşünürüm çünkü çoğu zaman insanlar, halklar dünyada yalnızca kendilerinin kalmış olduklarını, kendi sorunlarının ve çözümsüzlüklerinin bir eşi benzerinin daha olmadığını düşünürler. Olaya sürekli kitleler düzeyinde bakılır. Kitleler arası iletişme işinin zorluğundan sorgulanamayan sorunlar, ortak ve sancılı bir geçmiş ve hamleler insanları sarar; olaya insan boyutunda bakabilme yeteneği daha ortaya çıkmadan yok olur. Bu noktada tüm sorunu bireyler düzeyine çekip uyarlamak sorunu bir yerlere indirgeme yöntemi midir yoksa yükseltme yöntemi midir tartışılır ancak insan evrendir düşüncesini benimsediysek bunun bariz şekilde bir soruna daha geniş bir açıdan bakabilme şansını bize verdiğini görebiliriz. Çok şeyin çözümünde de bu genişlik işimize yarar, biliriz.

Freedom Writers tam da bu minvalde dönen bir film. Yaşanmış bir öyküden uyarlanmış, bu öykü ve kahramanları da daha sonra bir organizasyondan bir derneğe dönüşmüşler. Hikayede bilindik kemikleşmiş sorunlardan farklı olan her şey, eğitimsiz, önyargılara bulanmış, gücün yetkiye dönüşmesine alışmış bir topluluğun, aslında bir kaç topluluğun, bölgelere ayrılmış mahallesindeki, aslında bu şekildeki çoklarca mahallenin yalnızca birindeki okula gönderilen öğretmen Erin Gruwell ile başlıyor. Öğretmenliğin özveriyle yapıldığında en kutsal meslek olduğu söylenir ya, bu kadar doğru bir klişe bir daha yer yüzüne iner mi bilmem. Zira hikaye, yapılan bir genellemeyle devam ediyor ve öğretmenin, insanların kendi kendileriyle ve hemen yanıbaşlarındaki yabancılarla iletişimin kapılarını açmalarına yardım etmesiyle çözüme doğru ilerliyor.

Filmdeki genelleme bir karikatür, zenci kahramanımızın büyük dudaklı bir karikatürü. Filmde de çokça dile getirildiği gibi Nazi döneminde ülkedeki Yahudilerin kocaman burunlu karikatürler olarak çizilmesine çok benzer bir imge. Her Yahudiyi ya da her istenmeyeni aynı kefeye koymayı amaçlayan bir çaba. Olayları kitleleştirerek iletişimi engeleme isteği. Etkili bir yöntem çünkü dünyada bu yollara başvuran herkes bilir ki bir ırkla, bir toplulukla iletişim kuramazsınız, bir siyahla diğer siyahı, bir Latinle diğer Latini, bir beyazla diğer beyazı her şeyleriyle aynı sanarsınız. Ama bir insanı karşınıza aldığınızda, birlikte yaşayıp birlikte çalıştığınızda çok şeyi halledebilirsiniz. Propagandalardan, baskılardan uzaklaşıp, dönerek kendinize kendinizi anlattığınızda çok gerçekçi olabilirsiniz. Hrant Dink ne güzel söylemişti zamanında: "Ben Türkle yaşamayı şans sayan bir insanım... Bütün Ermenilerin dünyasında Türk hakikaten bir ötekiydi, bir öfkeydi. Ama beraber yaşadıkça o öfke ortadan kalkıyor, ilaç oluyor Türkle beraber yaşamak... Irkçılık lekesiyle, insan aşağıladığı birisiyle nasıl yan yana yaşayabilir?.. Diaspora Ermenileri de kötüdür, demek istemiyorum ki. Onların da Türklerle tanışıklıkları artarsa, yaşarlarsa görecekler ki bu öfke yersiz."

Mutlak ki her zaman önemli bir yerlerde olan ama benim için filmle birlikte şu dakikalarda biraz daha hız kazanan bu düşünce tufanı insanı Hollywood'dan alıp, Amerika'nın göçmen mahallelerine, Nazi Almanya'sına, oradan da alıp Anadolu'ya savuruyor ama her seferinde bir tek nesneyi çarpıyor suratımıza: İnsanı. Filmdeki zenci çocuğun çok iyi bir Çinli arkadaş edinmesi gibi en aşırı ülkücülerin çok sevdikleri Kürt arkadaşları olabiliyorsa, bize sadece vahşete, silaha, bombalara, çatışmadan beslenen sömürüye, eğitimsizliğe karşı çabalamak kalıyor; yoksa insan her yerde insan, işin o kısmına ufacık bir sevgi kıvılcımı, bir söz, bir bakış zaten yetiyor.
 
Bu şarkı, bu koku
  02 Kasım 2007 - 02:56 |  2 Yorum
İnsanlık mağara duvarlarına ilk resimleri çizmeye başladığında işin içinde iletişimin yanısıra birşeyleri kaydetme olayının da yer aldığını keşfedebilmiş miydi acaba diye kendime sorup duruyorum. Eğer keşfedebilmişlerse canları sıkıldığında ailece toplanıp mağara duvarı resimlerini seyrederek hüzün, sevinç, en azından bir iç çekiş yaşamış olmalılar. Gidilen avlar, görülen hayvanlar, çocukların küçüklük resimleri onlarda bir şeyleri harekete geçirmiştir mutlaka. Ama bunun yanısıra o vakitlerde aslolan iletişim olduğundan var olan resimleri, yenilerini çizecek yer kalmadığı için, silmek zorunda kaldıklarında, ya da bütünüyle mağara değiştirdiklerinde hayatlarında gerçekten yepyeni bir sayfa açmış oluyorlardı besbelli. Çok zahmetli bir iş doğrusu. Papirüslere yazmanın akıl edilmesinin bir sebebi de bu sonu gelmez duvarda yer kalmadılar mıdır dersiniz? Ben demek isterim ama konuyu fazla sulandırmamak için ve asıl yazmak istediğim şeylere de yer kalsın gayesiyle bu seferlik susuyorum.

Her ne kadar teknoloji gelişiyor, feza çağındayız desek de hala ellerimizle ve yarattıklarımızla beynimizde dokunamadığımız pek çok nokta var. Hatta o kadar çok ki bu noktalar, ne kadar olduklarını bile bilemiyoruz. Duygulara ulaşma açısından o kadar zayıf haldeyiz aslında. Daha çok çalışmamız lazım. Bakın şu ilk insanlardan son insanlara kadarki gelişimimizde yaşadıklarımızı daha sonra hissedebilme konusunda ne kadar ileriye gidebildik? Bence başladığımız noktadan bir adım ileride değiliz. Hâlâ seslerdeyiz, melodilerdeyiz ve kokulardayız. Ne yazı, ne fotoğraf, ne video görüntüleri eski beni bana yaşatmaya yetiyor. Yetmeyi bırakalım, bir yardımcılıkları bile yok. Bir fotoğrafa bakarken o zamanlardaki duygularımı hissettiğimi hiç hatırlamıyorum. Ama koku öyle mi, tabii ki değil. Bugüne kadar etkilendiğim tüm kadınlara bakarsak, onlara olan ilgimi günün birinde birebir hissetmeyi kesinlikle parfümlerine borçluyum. Bir alışveriş merkezi kalabalığında eğer birden bakışlarım değişir, burun deliklerim büyürse biliniz ki o kokulardan birini duyuyorum. Yok eğer bir arkadaş çevresi sakinliğinde bu kokuyu duyuyorsam bu kadar bariz tepkiler veremiyorum ancak o kokuya sahip olan kişiye apayrı bir saygı ve ilgi gösterdiğimi de inkar edemem. Yeni basılmış kitap kokuları da apayrı bir dünya. Bu kokuyu ne zaman duysam okulun hemen yanıbaşındaki kırtasiyeden içeri girip, o kırtasiyenin vaktiyle bana her okuldan dönüşümde yanına uğradığımda elimdeki paranın miktarına bakmaksızın öykü kitabı vermiş olan iyi kalpli sahibiyle konuştuğumu hissederim. Bu kokuyla ayrıca okulun açılıyor olduğu günlerde şehrimin malum sıcağı henüz sönmemiş olduğundan yaz tatiliyle keskin bir ayrım yaşayamamış zihnimin bulanıklığı ilk peydah olduğu yere gelir, kurulur.

Şarkılarda hemen hemen aynı durum geçerli, ancak şarkıları kişilerle özdeşleştiremiyorum. Kişiler ve onlarla olan yaşanmışlıklar yerine şarkılar tüm mekanı olduğu gibi içine alıp saklıyor ve ne zaman melodileri ortalığa saçılsa o sakladıkları da ortaya çıkıyor. Şarkı boyunca da ortalıkta duruyorlar. Ben küçükken, büyük bir deprem olduğunda bizim oralarda, evlerden çıkıp arabalarda uyuduğumuz günlerde Mirkelam'ın bir şarkısı vardı, jokerli bir şeydi, işte o şarkı benim o günlerde yaşadığım tüm korkuyu, tüm yıkılmışlığı, o yaşlarda bile hissettiğim psikolojik çöküntüyü itinayla toplayıp saklamış. Ne zaman o şarkıyı duysam o berbat günlerime dönerim. Şimdi bulup buluşturdum ve görüyorum ki Mirkelam hâlâ o gaddarlığından bir şey kaybetmemiş. Fakat bunun yanında bir de Yeni Türkü vakası var ki o bambaşka bir yönde ilerlemiş. Her ne kadar o dakikalarda kanımdaki organik bileşiklerlerden bazıları nedeniyle her şeyin çok farkında olamamış olsam da Devrim'i, tribünlerdeki kalabalığı, yerlerdeki mumları ve daha pek çok şeyi tekrar yaşayabiliyorum. Ha pardon, Madeleine Peyroux mu vardı bir de? Onu yazamıyorum bile. Ne yazık ki zihnimin işleyişini durduran notaların yaşattıklarını yazmayı henüz öğrenemedim.

Yaşamımdan yıllar geçip gittikçe her şarkı, her koku zenginliğim olmaya devam ediyor. Kolay değil, hepsi mutluluk saçmıyor, hüzün de bollukta ama insan ilerideki yaşlarını düşününce şimdikiler için bunlar da ne ki demesi gerektiğini düşünüyor. Galiba hazır olmalıyım, bir kokuya bağlanabileceğim, neşeli bir şarkıya ağlayabileceğim yıllara doğru gidiyorum.

Kendimi durduramıyorum.
 
Kısa bi'kaç şey - Seri No: 1
  01 Kasım 2007 - 00:45 |  1 Yorum
Ne zaman bir yerde yemek yiyecek olsam -kendisini x kod adıyla analım- yemeğin seçenekleri dahilinde karışık x varsa karışık x'i seçerim. Çok çok yıllar önce bir dershanenin sloganından hatırlıyorum seçmek diğerlerinden vazgeçmektir sözünü. Sözü burayla bağdaştırmamı istediklerinden emin değilim ama şimdi tam burda aklıma o geldi. Demek ki ben malzeme seçimine yani diğer malzemelerden vazgeçişe bile yüreği dayanamayacak, herkesi kucaklayacak, özü sözü bir, herkesin yiyicisi'yim de bu yüzden hep karışık seçiyorum. Konuya böyle bir açıklık getirebildim.

*

Ana dilleri aynı olmayan iki sevişen'in o büyülü anlarda istedikleri şeyleri istedikleri akıcılıkta söyleyemeyeceklerini tüm insanlık bir araya gelsek kabul edebilir miyiz? Onlar söyleyebilse de karşı tarafta düşünülen etkiyi yapamayacağını? Peki, son soru: Doğa bize sürekli kültürel bir aynı'nın içinde kalmamızı öğütlüyor olamaz değil mi? Zannetmiyoruz?

*

İnsanın yürürken ayakkabısının bağcıklarından birisinin çözülmesi büyük talihsizlik. Ama durup o çözüleni bağlar bağlamaz diğer hiç çözülmemiş olanın insana daha bir gevşek ve daha az güven verici gelmesi, bundan dolayı daha az sevilir olması büyük bir haksızlık değil mi? Haydi buna değil dedik. Ancak şunu itirazsız kabul etmeliyiz ki, insanın tüm bu şeylerin kendi bacaklarının yürümesi yüzünden olduğunu düşünememesi ciddi bir düşüncesizlik örneği.

*

Üzülenle üzülmek kolay da üzülmeye çalışmak gayet zor bir hadise. İnsanın yakınındaki adamda olmasa hiç umursamayacağı şeylerle fazla büyütüldüğünü düşünüp söyleyemediği şeylerde şekilden şekile girmesi biraz sıkıcı, biraz stresli ama galiba arkadaşlığın selameti açısından gerekli bir şey. Ha bir de böyle anlarda serinkanlı görünüp akılcı tavsiyeler vermeliyim hissiyatı ve bunun yanında uzaklara dalıp düşünüyor gibi yaparken kaşların aldığı şekil var ki, fazla bir çaba göstermeden beni benden alırlar, o daldığım uzaklara götürürler.

*

Yüz dakikalık bir filmin müziklerine bayılıp kalabildiğimi düşünürsek yalnızca iki defa izlediğim bir dizinin müziklerini de çok sevmiş olmamı yadırgayamayız. Ama insan tam da Cevdet Bey ve Oğulları'nı okurken dizinin de yeni çıkmış müzik albümünü dinlemeye kalkışınca ve tüm bunları da hayat, ne için, hangi tutkuyla? düşüncelerinin arasından kalkmaya hiç niyetinin olmadığı zamana denk getirince 50'lerin 60'ların İstanbul'unda loş bir sokakta boğazlı kazakla, biraz üşüyerek, ağzından dumanlar çıkarak, kısmen sarhoş ve tümüyle depresif yürümek dışında kendisine hiçbir şeyin iyi gelemeyeceğine inanıyor.