Ergenekon akıllı olsun, akıllı!
  23 Ocak 2008 - 02:41 |  3 Yorum
Çok da iyi hatırladığımı söyleyemem. Ama önemli bir şeyler olduğunu kesinlikle o zamandan fark etmiştim. Tüm televizyonlarda aynı şeyden bahsediyorlardı çünkü. Aylardan kasımdı, o kasımın üçüncü günüydü. O günün akşam saatlerinde, meşhur ayranından haberdar olmak şöyle dursun (ki zaten bizim buralarda bir tek Misis ayranı bilinir) adını dahi duymadığım o ilçemizde bir kamyon bir Mercedes'e çarpmıştı. Ve bu çarpışmayla o ilçe, Susurluk, tüm olağanlığını daha doğuramadan yitirmişti gözümde. Şöyle desem daha dolambaçsız olur galiba: Susurluk, o akşamdan itibaren yer adı ifade edemeyen nadir yer adlarından biri oldu benim için. Hâlâ da öyle.

Çok ilginç bir dalgalanma vardı o gün ve daha sonraki günlerde evde, yolda sokakta ve televizyonda. Bir gerilim müziği benim aklımda kalan. Zifiri karanlık. Göz gözü görmüyor derler ya hani, bu daha da karanlık, bağırsanız sesiniz de duyulmuyor. Sonra bir trafik kazası efekti veriliyordu bu karanlığa ve hemen ardından iddialı bir erkek sesi büyük puntolarla Artık Türkiye'de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyordu. O yaşta ben, aslında ölenlerin ve yaralanan adamın adlarını daha önce hiç duymamıştım ama bir polis, bir milletvekili ve bir katili adları ne olursa olsun dostane ilişkiler içinde bağdaştıracak değildim. Anlaşılabilir bir boşluk hissi yaşadığımı hatırlıyorum. Çünkü ben her zaman polislerden çok korkmuştum ama yine de onlar iyiyi oynamalıydılar bize anlatıldığı kadarıyla. Ya da milletvekili. Hiçbir şeyleri olmasa yasallıkları yetmeliydi bunların. Ama yetmiyordu demek ki. O zaman biz de saat tam dokuzda ışıkları bir dakikalığına önce kapatarak, sonra sürekli kapatıp açarak, sonra da tencere tava bulup çalarak bu yetersizliği cümle aleme duyurmalıydık. Balkonun lambası benim kontrolümdeydi. Günden güne kendimi geliştiriyor ve kolay değil ciddi ciddi toplumsal bir eyleme katılıyordum. Ama olmadı. Yani ben görevimi eksiksiz yaptım da bu şeyler hiçbir zaman eylem olmadı. Kişisel tatminimiz üst seviyedeydi. Susma, sustukça sıra sana gelecek gibi güzide bir slogan da yanımıza kâr kalmıştı. Bu kadar. Ne mutlu.

İnsan mantığının düzgün çalışmasını engelleyen, aşırı duygusal şeylerle o eylemli akşamlardan beri aramız bozuk. Öncesinde nasıldı onu da bilmiyorum açıkçası. Bayrak şiiri okurken duygulandığımı hatırlamıyorum. Bir ırkım olduğunu da fark etmemiştim muhtemelen o akşamlarda. Sadece dokuz yaşındaydım. Ülkemi seviyordum ve onun için iyileri ve kötüleri ayırt etmeye çalışıyordum. İstismar sözcüğünü henüz öğrenmemiştim belki ama kutsal sözcüğünün hemen yanıbaşında o da yavaş yavaş beliriyordu artık. Hem de kolayca, hiç zahmet vermeme gerek kalmadan.

3 Kasım'lar işte hep bu istismarı kafamda döndürdü dolaştırdı, yakıp yakıp söndürdü. 1996'da da böyle oldu 2002'de de. Ama insan unutuyor bazen. Olağanlaştırıyor. Hayatın karmaşasına terk ediyor. Umutlarıyla birlikte tabii. Olan umutlara oluyor gerçi, çünkü umutlar gelmiyor ama istismar zaman zaman geri dönüyor. Şimdi çok kişi göz altına alındı ya. Koşa koşa geldi yine inanır mısınız? Yanında getirdiği yüzlerden gerçek anlamıyla korktuklarım var. Hiç silaha dokunmadan insanların kanına girmeyi başarabilmiş bir avukat var mesela. Küçük adamlar var. Büyük teşkilatın üyeleri var. Yeminciler var. Bu yeminle evlenen gençler var. İşin kötüsü bu gençlerin yetiştireceği doğmuş ya da doğacak çocukları var. İşte bugün neyi izlesem, neyi okusam, bunlar ve istismar kolkola girmiş, kutsalı bir ipin ucuna bağlamış halde sürükleye sürükleye dolaştırdılar zihnimde. Bir karanlık köşelerinde, bir aydınlık köşelerinde. Umutsuzluğum öyle derin ki göz altına alanlarla alınanları yan yana koyup baktığımda gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum. Hangi amaca, zamanlamaya, açıklamaya baksam böyle. Ama onların ayaklarının altında kalmış olanlara baktığımda simsiyah bir acı hissettiğim kesin.

Bir trafik kazası efekti veriliyordu bu karanlığa ve hemen ardından iddialı bir erkek sesi büyük puntolarla Artık Türkiye'de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyordu. Ama yok canım benim yok, çok şey eskisi gibi. Baksana yaşım çok ilerledi benim ama o kasım ayında duyduğum adları yine duyuyorum. Aralarına yenileri katılıyor, ses efektleri değişiyor, hepsi bu.

Umutlarımı kırdınız bir kere, artık oynamıyorum.




Hrant Dink’in öldürülmesine ilişkin tutuklanan
Yasin Hayal’ın eniştesi C.İ, tanık sıfatıyla duruşmada hazır bulundu.
C.İ, mahkemede verdiği ifadede, sanıkları 2004 yılından daha önceden
tanıdığını belirterek, "Hrant Dink’in öldürülmesinden 3-4 ay önce, kendilerine,
Yasin Hayal’in Dink’i öldüreceği yönünde bilgiler verdim. Kendileri de olayı
takip edeceklerini belirttiler" diye konuştu. Her iki sanığın da Trabzon’da
jandarma istihbaratta görev yaptığını bildiğini ifade eden C.İ,
"Dink, öldürüldükten sonraki pazartesi günü bu kişiler yanıma geldiler
ve konuştuklarımızı kimseye söylemememi istediler" dedi.
 
Büyüyünce uçan bir balık olmak istiyorum
  03 Ocak 2008 - 02:36 |  3 Yorum
Küçük ve/veya sıradışı hayaller beni çok etkiler. Hani şu duyunca çoğu insanın dalga geçtiği ya da yadırgadıkları hayaller var ya, işte onlar. Günün birisinde birisi neden etkilendiğimi sorsa ona aynen bu küçük ve/veya sıradışı hayaller tanımını yapardım. Çünkü çoğu insan dalga geçiyor ya da yadırgıyor ya, yani onlar hayal ya, işte ondan.

Bu, nesillerin bir geleneği miydi bilmiyorum ama bu yaşımıza kadar bizlere herkes büyük düşünmeyi öğütledi. Bizler, ben ve tanıdıklarım işte. Tabii ne kadar büyük olduğunu anlatmadılar hiçbir zaman. Bazı büyük hayallerimiz olağanlık kuralına takılıp gitti. Yadırgandı yani. Tehlikeli dendi. Bazıları çok küçük bulundu. Küçümseyenler oldu. O kadar küçümsediler ki, hayaller dayanıksız kişiliklerimizde yok oldu. O günler öyle günlerdi ki dostlarım, insanlar artık hayallerini de yarıştırıyorlardı ve bu katılımı zorunlu yarışta ne yazık ki tek yol vardı. Önceden defalarca çizilmiş, pek çok izlerle bezenmiş. Sonuna, sağına, soluna da pek çok kazananın mutlu aile fotoğraflarının konduğu bir yol. Dışına çıkanların kötü canavarlarca yenileceği anons edilen sıcak, kirli, bozuk ama nispeten güvenli bir stabilize. Belki de Arizona'da. Bir hikayede.

Dikkat! Eğer Emir Kusturica'nın Arizona Dream adlı filmini henüz izlemediyseniz yazının bundan sonraki iki paragraflık kısmı sizin için filmin heyecanını kaçırabilecek cümleler içerebilir. Benden söylemesi.

Ama tabii ki sadece o yoldan ibaret olmayan bir Arizona'da. Hani şu filmlerde, çizgi filmlerde gördüğümüz Arizona'da. Büyük Kanyon'un olduğu şehirde. Hem otomobil satıcılarını, hem de kanyonlar arasında kanatlarıyla uçmayı düşleyen insanları aynı anda barındıran o şehirde. Eğer otomobil satıcısı olmakla kaderlendirilmişse insan burada, daha iyi bir merhaba demeye çalışıyor her zaman, ne kadar kederli olduğuna aldırmadan, gelen alıcıları etkileyebilmek için. Fakat gelen her zaman salt bir alıcı, etkileyen her zaman satıcı olmayabiliyor bu yakınlardaki otomobil dükkanında. Pekala, isteyerek ya da istemeyerek, birisi sizi çekip götürmeye gelmiş olabiliyor.

İşte bu gitmelerde Arizona'nın uzak uçlarında bir yerde eski bir ev kabul ediyor kaçmak isteyenleri, bir şeylere bağlanıp gelenleri. Bu gelenler her şey, hatta uçan balıklar ya da kaçan insanlar olabilir. O ev yardımcı oluyor tüm farklılıkların, garipsenmişlerin, kötüleneceklerin nefes almasına. O evde yaşanıyor pek çok sevgi, nefret, saçmalık. Kaplumbağaların selamladığı insanlar birlikte yaşıyor ve zamanı geldiğinde, çabalar sonuç verdiğinde kimisi yer çekimine karşı çıkıyor bunların, kimisi kaybetme korkusunu saklamaya çalıştığı amcasına. Kimisi de yağmur altında, beyaz bir mutluluk içinde hayatına. Birbirlerinden aldıkları cesaretle ulaştıkları hayallerinin doruğunda. Tüm hayalleri bitirme pahasına. Bitirerek.

Böyle hikayeler sonunda, yani hayaller bittiğinde, daha doğrusu artık hayal olmaktan çıkıp ulaştığında aslında bir yerlere, o büyük fırtınayı geçirdiğimizde, bizler de o Arizona'da büyümüş olacağız galiba. Bizler, ben ve tanıdıklarım işte. Uçan bir balık olmayı becereceğiz belki de. Hüzünle ve umutsuzlukla doldurduğumuz gözlerimizin alışıldık şekilde başımızın iki yanında olmasından vazgeçip tek bir tarafta toplayacağız onları. Kuşkusuz bir tarafı kaybedeceğiz ama kesinlikle diğer tarafı da daha çok kazanmış olacağız.

Aynen gerçek hayatımızda olduğu gibi. Şu sadece hayallerimizde, rüyalarımızda, rüya gibi anlarımızda sıyrılabildiğimiz o olağan hayatımızda.

Her istediğimizde derin derin alamadığımız nefeslerimizde.
Olduğu gibi.
Aynen.