Kısa bi'kaç şey - Seri No: 3
  24 Mayıs 2008 - 01:56 |  0 Yorum
Şöyle oturup pencerenin önüne, aşağıdaki insanları izlemek çok eğlenceli olsa gerek. Olsa gerek diyorum, fakat hiç izlemediğimden değil, sadece istediğim kadar çok insanı izleyemediğimden. Ben şöyle karınca gibi çok olsun insanlar istiyorum. Benim onları izlediğimden zerre şüphe duymadan yaşasınlar, gitsinler gelsinler diyorum. Arada sırada bir yere gizlenip kötü şeyler yaparken bana yakalansınlar ama bu yakalanışların farkında olamayacak kadar uyuşmuş olsunlar. Böyle olsunlar ki her seferinde sırf insan oldukları için beni bana göstersinler. Gerekirse alsınlar suretimi, beni yaşatsınlar aşağıda. Sonra geri versinler, ben yaşatmaya devam edeyim kendimi. Daha gerçek, daha sade.

*

Dikkat ediyorum, insanlar genelde en rahat, zaman kısıtlamasından en uzak ve huzurlu oldukları anlarda, hele de dışarıda bir yerdelerse çay içiyorlar. Çay öyle bir şey ki sizi hiç rahatsız etmiyor, varlığını hissettirmeden yardımcınız oluyor. Elinizi nereye koyacağınızı düşünmekten perişan olmanızı engelliyor en basitinden. Gerçi havada çiçek kokuları dolaşmaya başladı çoktan, kış günlerin saygınlığı yok çayda ama sorsalardı bana eğer bir gün, karlı bir günde ne olmak isterdin diye, ağızlarda demli bir çay tadı olmak istediğimi söylerdim. Şöyle sıcacık, saygılı, huzur verici. İsteyene şekerimle birlikte, isteyene salt kendim olarak.

*

Anahtar kilit ilişkisi ne kadar ilginç değil mi? İnsanlık olarak öyle iki şey yapıyorsunuz ki tam anlamıyla birbirleri için yaratıyorsunuz. Yok başka bir yere gitme şansları. Belki sıkılıyorlar ama eğer neşelilerse çok çok iyi. Fakat olur ya, günün birinde anahtarı kaybederseniz de çok çok fena. Çünkü o anahtar artık tüm çaresizliğiyle, başkasına gidemeyeceğinin bilincinde özleyip duracak kilidi. Siz onu buluncaya kadar hemen önünde bile olsa hiçbir zaman ulaşamayacak kaderi kilidine. Kendi gözyaşlarıyla paslanıp gidecek belki uzaklarda. Gün gelecek çilingirler zorlayacak kilidi, acıyan onun içi olacak.

*

Keşke bir alet olsa diyorum bazen, şöyle ben uyumakla uyanıklık arasındayken bir balıkçı ağı gibi yakalasa aklımdaki düşünceleri. Ne kadar ilginç şeyler çıkar kim bilir. Çünkü hatırladığım yüzde birlik kısımda bile ne kadar uçuk ve karmaşık olaylar var. Geçen öğleden sonra mesela, vücudumdaki benlerden doğan pandalar görüyordum. Vay be diyordum, bu yöntem iyiymiş, hem insanlar istenmeyen benlerinden kurtulacak, hem de pandaların soyu tükenmeyecek. Tabii bu durumda ne kadar çok beni varsa o kadar da çok bambu ağacı gerekiyor insana. Bu sefer de onları nereden bulacağız diye kara kara düşünmeye başlıyorum. Ama çok sürmüyor. Çünkü henüz çok derinlemesine düşünememişken uykum kaçıyor, uyanıyorum. Kendimi pandalara karşı daha bir suçlu hisseder oluyorum.

*

Bazı şeylerin nasıl da zamanı var, aynı sabırla sırasını beklemiş de birden akla gelmiş sözcükler gibi. Yıllarca düşünseniz varlığını bile hissedemezsiniz belki o sözcüğün ama dilinize konuk olduğunda onun varlığı sizin mutluluğunuz olur. Çünkü kolay değil, birleşmiş ve karmaşıklaşmış pek çok düşünceyi onun sayesinde anlatabilmiş olursunuz. Sonra da kısık sesle kendi kendinize tekrar edersiniz o sözcüğü. Sanki ona şükranlarınızı sunarmış gibi. Bir daha kullanıp kullanmayacağınızı bile bilmeden, sadece o anlık duygunuzla, samimiyetinizle.
 
Karanfil düştü yerlere, elim emeğim kan içinde
  01 Mayıs 2008 - 23:36 |  3 Yorum
Okulda her yerde bir kağıt dağıtılıyor bugünlerde. Başlığı AKP'nin Türkiye'si. Yüzlerce propaganda afişi ve bildiri içinde en dikkat çekici olanlardan birisi. Bir çürümüşlüğün, bir toplumsal körlüğün habercisi. Sapık düşüncelerine para hırslarını ekleyip muhteşem örtüler dikebilenlerin görünen ama saklanan yüzü. Yazı, ülkedeki zihinlerin çoğunun aksine açık ve net. Ama sanki biraz erken yazılmış gibi. Bugünün zulmünü içinde taşıyamayacak kadar erken.

Gerçi bilemeyiz bir tek yazı bugünü anlatamaya yeter miydi? Bu kadar keşmekeşi, şiddeti, karanlığı bir sayfaya sığdırabilir miydik? Düşünceler akarken olanca hızıyla, öfkesiyle, karamsarlığıyla, ellerimizi ikna edebilir miydik bu hıza yetişmeye? Daha iyi anlatmaya olanı biteni. Daha iyi göstermeye artık içinde yaşanılan ülkenin faşist ve gerici saflarını. Bu safların orantılı güçlerinin nasıl acılara sebep olduklarını.

Bugün, yani 1 mayıs'ta, yani 2008'de geçmişte yaşanmış olayların olanca pişkinliğini bıyıklarında saklayanlar için olumsuz hiçbir şey olmadı. Her şey olması gerektiği gibi oldu. Emeklerinin sesini duyurmak isteyenlerin, geçmişin panzerli, beyaz polis arabalı ve ateşli silahlı meydanına girmeleri engellendi. Yaklaşmalarına dahi gaz bombalarıyla, boyalı basınçlı sularla karşı konularak izin verilmedi. Simge sevdalıları sembolik bir anmayı, haykırılacak hakları duymayı hazmedemediler. Bu uğurda kaldırımda oturan kızlara tekme atıldı, on polis bir göstericiye bedel oldu, çıldırmış gibi davranan polisler bir alışveriş merkezinin önünden çıkan ve olaylarla ilgisi olmadığı pek aşikar onlarca kişiye su sıktı. Çıldırmış gibi davranan diyorum ama ben de inanmıyorum aslında. Çünkü görüyorum ki bu ülkede en azılı ve zeka bakımından en yoksun meslek grubu gitgide polisler olmaya başlıyor. Normal davranışları böyle yani sanki. Selahiyet kanunları, üzerlerindeki donanımlar, Fethullahçı dayanışma, ülkücü gelenek günden güne mantıklarından, zihin sağlıklarından çok şey alıp götürüyor. Eğitime uzak kalmış, ümitsiz ve çaresiz çoğu genç cemaat bağlantısıyla polis oluyor. Bunların akademisi de absürd Polis Akademisi'ne bile yetişemiyor.

Ülke bir meçhule gidiyor. Boyalı ampullerin, liberal kahkahaların, emek ve halk görmezi burjuvanın eşliğinde bir karanlığa doğru ilerliyor. Hem de hızla. Zaten az ışığımız vardı, şimdi onun hepsini de bu eşlikçiler istiyor. Sağlık, eğitim, insanca yaşama hakkı kör tartışmaların ortasında yok oluyor. Para her zamankinden ama her zamankinden daha önemli oluyor. Karın tokluğuna mahkum edilenler ölürken din, bayrak, çaresizlik kullanılarak uyuşturuluyor beyinler. Kariyer günlerinde yitiyor üniversite gençliğinin düşünme yetileri. Ekonomik istikrar(!) için akıyor oylar. Para babalarının istediği gibi, para babalarının istediği yere. Sonra gelsin 1 mayıs'lar. Gelecekleri varsa görecekleri de var ne de olsa.

Böyle yazıların sonunu yazmak çok zor oluyor. Böyle günlerin sonunu yazmak gibi aynı. Çok zor. Bugün karanfilleri ellerinden düştü emekçilerin, daha güzel yarın umuduyla yaşayanların. Düştüler ve 77'dekilerin kanı oldular. Sömürüye karşı isyanın rengi, gericinin zulmünün kanıtı oldular. Çivisi çıkan her şeyi bizlere gösterdiler.

Hep bir ağızdan yeni çiviler lazım dediler artık, yepyeni çiviler, yepyeni bir ülke. Bakışı farklı olan, sözü bizden olan. Hep bir ağızdan.