İçimde ölen biri var, ölürse ben de ölürüm, feryat!
  08 Ocak 2011 - 02:27 |  1 Yorum
Katlanamazken değiştirememek en keskin acıdır. Ve bu acımasız acıya sebep olan kesikler, en çok dudak kenarlarını severler. Gelip, sevgilinin utangaç öpücüklerinin en çok yakıştığı yerde, alışılmadık bir sızı olurlar. Söyleyecek bir sözün olduğunda, acıdan susasın diye. Ve bağıracak bir öfken olduğunda, ciğerlerindeki hava bir iç feryada dönüşsün diye.

Bazen öyle olur, bir kişiyi herkes terk eder. Yalnızlık değilse de acıtan, yıkılan hayallerdir. Çünkü birini sevince, ya da pek çok kişiyi, önce içinde yaratıyorsun onu/onları. Yaşatıyorsun, yirmi dört saat, senle. Konuşturuyorsun, cevap veriyorsun, her sözüne. Umut besliyorsun, anlam yüklüyorsun, olan olmayan her hareketine. Sonra, sonra daha çok tanışınca, dışarıdaki içindeki gibi olmayınca, hoyrat davranınca, çabalarına alaycı gülümsemelerini saplayınca, acıtıyorsun. Kendi kendini. İçinde yarattığın bile sana acımazken, içine hapsolan her söz, her nefes, acıtıyor seni. Kırılıyor bir yerler, sesini duyuyorsun.

Küstüğünde hırçınlaşmayanların hüznü hep yine kendi yüreklerini dağlar. Bu yüzden bir hoyrat'a küsmek zor bir karardır. Verildiğinde, suskun duruşluların kaderi hep böyle mum gibi yitip gitmektir. Alevi hüzün olan. Bir tek panzehiri olur hüznün: umut. Bir tek, terk edene duyulan sevdanın içinde saklı. Bitmez, ama kırılgandır, bazen saklanır.

İnsan olmak zor iş, bilsem seçmezdim. İnsanları sevmek, milyon kere daha zor. Sözlerinden başka bir şey kalmamışken kendinde, bir el dudak kenarlarına acıtan kesikleri kondurunca, en çok sevgilinin çekip gitmesi koyar adama. Giderken gülmesi. Anlamayan gözlerini sana dikmesi. Susması. Söylediğinde bile susması. Kanın tadı bile değişir o zaman. Daha hızlı ve sıcak akar. İnsan, daha önceden defalarca terk edilmiş olsa da, yine terk edileceğini bilse de, bekliyor ki o sevgili gelsin, öpsün yine utangaç utangaç, iyileştirsin, sen bağıramazken o bağırsın, söylesin. Ama bu hiç olmuyor, olmayınca da kanıyor kesikler, nefes almak zor, sözlerinden ve hüznünden vücudun sarsılıyor, sen küsüyorsun, dışarıdaki çekip giderken içinde yarattığın sevgili hastane köşelerinde yavaş yavaş ölüyor. İstiyorsun ki elinden bir şey gelsin, gelmiyor.

Belki de bu yüzden suskun ve boş bakışlar, en çok yoğun bakımlarda hüzün ve çaresizlik yüklüdür.

yanımdasın susuyorsun,
susuyor konuşmuyorsun,
bakıyor görmüyorsun.

depremler oluyor beynimde,
dışarıda siren sesi var.
her yanımda susmuş insanlar, susmuş.
içimde ölen biri var.
 
Beni en iyi sıkıcı bir şehrin sokaklarında anladılar
  04 Ocak 2011 - 00:26 |  1 Yorum
Sıkıcı şehirlerin ayakta kalabilmeleri hep insanları sayesindedir. Önünde fotoğraf çektirecek manzarası olmayan şehirler, manzaranın eksikliği belli olmasın diye yanınıza hep iki üç arkadaş sokuştururlar. Rüzgarda uçuşan bir yaprak gibi savrulamayacağınız şehirlerin buluşma noktaları mebcuren sabit ağaç dallarıdır ve savrulmayan ruhunuza bedeninizin de eşlik edebildiği bu dallarda herkesin yeri bellidir.

İnsan kendini kaybetmediği sürece hep düzgün cümleler kurar. Aynı, pırıltısız bir şehrin sokaklarında yaptığı gibi. Ciddiyet değilse bile ruhuna işlemiş olan, sözüne işleyen kesinlikle odur. Belki de bu şehirlerde, söyleyişteki ciddiyete hürmet etmek için iyice dinler insanlar karşısındakini. Hiçbir söz şehrin gürültüsüne karışıp kaybolmadan. Sözlerin muhakemesini yapmak da kolaydır zaten. Bir söz, sessiz bir sokakta söylenmişse defalarca yankılanır ve her yankılanış dinleyenin ufku için yeni bir fırsattır. Belki de bu yüzden bu şehirde insanları anlamak bu kadar kolay. Rahatsız edilmeden incelemek, defalarca duymak, bu yüzden kolay.

Fakat bir yerde bir tek sözler varsa, pek çok şey de zordur aslında. En ufak bir duygu kıvılcımı yaratmaya çalışırken içinde gezebileceğiniz çiçekli bir bahçe yoksa, en azından kelebek seslerini çıkarabilmek gerekir. Malum, kelebek sesleri de ancak insanın içinde bir yerlerde gerçekten kelebekler havalanıyorsa çıkar. Ve bunları gerçekten duyduysanız, varlıktan bağımsız bir noktada, bu kelebek seslerini sevmeye başlarsınız. Karanlıkta bu kelebek seslerini öpüp, en güzel kahkahanızı şakacı kelebeklerin sesleriyle birlikte atarsınız. Kelebekler ölmedikçe de bir yokluğa bile bağlanıp kalabilirsiniz. Belki de bu yüzden bu şehirde bir bağlandığından kopmak bu kadar zor. Defalarca anlayıp dinleyip kabul ettiğinden kopmak, bu yüzden zor.

Bu şehrin sokakları görülsün diye değil, insanlar yanında yürüdükleriyle daha çok konuşabilsin diye uzun yapılmış. Ve kısayollar hep kasten unutulmuş. Buna rağmen, hala yolunu uzatanlar ise çoktan bu şehre bağlanmış. Onlar artık başka nereye giderlerse gitsinler, gri masalarda ve buz gibi havada, sadece karşıdakinin gözlerine ve sözlerine bakarak içtikleri çayın eksikliğini hep hissedecekler. Ve daha fenası, seslerini duyuramayıp bağırdıkça kelebekler, ve her biri öldükçe, bu sevilmeyen şehri nefes alamaz hale gelinceye kadar özleyecekler.

Sokaklarda hâlâ yankılanan tanıdık bir söz parçası bulmak uğruna çılgınca geri koşacak kadar hem de.