<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7536567949686763847</id><updated>2008-05-05T17:19:11.914+03:00</updated><title type='text'>Sorgu Sual</title><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.sorgusual.com/'/><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/posts/default'/><author><name>ali*kayhan - sorgu*sual</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16509311522628950661</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>12</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7536567949686763847.post-834605277759452592</id><published>2008-05-01T23:36:00.006+03:00</published><updated>2008-05-03T19:45:17.672+03:00</updated><title type='text'>Karanfil düştü yerlere, elim emeğim kan içinde</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp2.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/SBpaQgzA6YI/AAAAAAAAATA/Z_nkQvRHqWg/s1600-h/1-may%C4%B1s-77.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://bp2.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/SBpaQgzA6YI/AAAAAAAAATA/Z_nkQvRHqWg/s320/1-may%C4%B1s-77.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5195564359853599106" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Okulda her yerde bir kağıt dağıtılıyor bugünlerde. Başlığı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;AKP'nin Türkiye'si&lt;/span&gt;. Yüzlerce propaganda afişi ve bildiri içinde en dikkat çekici olanlardan birisi. Bir çürümüşlüğün, bir toplumsal körlüğün habercisi. Sapık düşüncelerine para hırslarını ekleyip muhteşem örtüler dikebilenlerin görünen ama saklanan yüzü. Yazı, ülkedeki zihinlerin çoğunun aksine açık ve net. Ama sanki biraz erken yazılmış gibi. Bugünün zulmünü içinde taşıyamayacak kadar erken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi bilemeyiz bir tek yazı bugünü anlatamaya yeter miydi? Bu kadar keşmekeşi, şiddeti, karanlığı bir sayfaya sığdırabilir miydik? Düşünceler akarken olanca hızıyla, öfkesiyle, karamsarlığıyla, ellerimizi ikna edebilir miydik bu hıza yetişmeye? Daha iyi anlatmaya olanı biteni. Daha iyi göstermeye artık içinde yaşanılan ülkenin faşist ve gerici saflarını. Bu safların orantılı güçlerinin nasıl acılara sebep olduklarını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün, yani 1 mayıs'ta, yani 2008'de geçmişte yaşanmış olayların olanca pişkinliğini bıyıklarında saklayanlar için olumsuz hiçbir şey olmadı. Her şey olması gerektiği gibi oldu. Emeklerinin sesini duyurmak isteyenlerin, geçmişin panzerli, beyaz polis arabalı ve ateşli silahlı meydanına girmeleri engellendi. Yaklaşmalarına dahi gaz bombalarıyla, boyalı basınçlı sularla karşı konularak izin verilmedi. Simge sevdalıları sembolik bir anmayı, haykırılacak hakları duymayı hazmedemediler. Bu uğurda kaldırımda oturan kızlara tekme atıldı, on polis bir göstericiye bedel oldu, çıldırmış gibi davranan polisler bir alışveriş merkezinin önünden çıkan ve olaylarla ilgisi olmadığı pek aşikar onlarca kişiye su sıktı. Çıldırmış gibi davranan diyorum ama ben de inanmıyorum aslında. Çünkü görüyorum ki bu ülkede en azılı ve zeka bakımından en yoksun meslek grubu gitgide polisler olmaya başlıyor. Normal davranışları böyle yani sanki. Selahiyet kanunları, üzerlerindeki donanımlar, Fethullahçı dayanışma, ülkücü gelenek günden güne mantıklarından, zihin sağlıklarından çok şey alıp götürüyor. Eğitime uzak kalmış, ümitsiz ve çaresiz çoğu genç cemaat bağlantısıyla polis oluyor. Bunların akademisi de absürd Polis Akademisi'ne bile yetişemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülke bir meçhule gidiyor. Boyalı ampullerin, liberal kahkahaların, emek ve halk görmezi burjuvanın eşliğinde bir karanlığa doğru ilerliyor. Hem de hızla. Zaten az ışığımız vardı, şimdi onun hepsini de bu eşlikçiler istiyor. Sağlık, eğitim, insanca yaşama hakkı kör tartışmaların ortasında yok oluyor. Para her zamankinden ama her zamankinden daha önemli oluyor. Karın tokluğuna mahkum edilenler ölürken din, bayrak, çaresizlik kullanılarak uyuşturuluyor beyinler. Kariyer günlerinde yitiyor üniversite gençliğinin düşünme yetileri. Ekonomik istikrar(!) için akıyor oylar. Para babalarının istediği gibi, para babalarının istediği yere. Sonra gelsin 1 mayıs'lar. Gelecekleri varsa görecekleri de var ne de olsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle yazıların sonunu yazmak çok zor oluyor. Böyle günlerin sonunu yazmak gibi aynı. Çok zor. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bugün karanfilleri ellerinden düştü emekçilerin, daha güzel yarın umuduyla yaşayanların.&lt;/span&gt; Düştüler ve 77'dekilerin kanı oldular. Sömürüye karşı isyanın rengi, gericinin zulmünün kanıtı oldular. Çivisi çıkan her şeyi bizlere gösterdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep bir ağızdan &lt;span style="font-style: italic;"&gt;yeni çiviler lazım&lt;/span&gt; dediler &lt;span style="font-style: italic;"&gt;artık&lt;/span&gt;, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;yepyeni çiviler, yepyeni bir ülke. Bakışı farklı olan, sözü bizden olan&lt;/span&gt;. Hep bir ağızdan.</content><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.sorgusual.com/2008/05/karanfil-dt-yerlere-elim-emeim-kan.html' title='Karanfil düştü yerlere, elim emeğim kan içinde'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7536567949686763847&amp;postID=834605277759452592' title='2 Yorum'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/834605277759452592/comments/default' title='Yazı Yorumları'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/posts/default/834605277759452592'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7536567949686763847/posts/default/834605277759452592'/><author><name>ali*kayhan - sorgu*sual</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16509311522628950661</uri><email>noreply@blogger.com</email></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7536567949686763847.post-5690973615416243180</id><published>2008-02-23T02:38:00.003+02:00</published><updated>2008-02-23T02:49:51.845+02:00</updated><title type='text'>Keşke hiç pazar olmasa, eski yazılar konmasa</title><content type='html'>Henüz ailemle okulumun aynı şehirde olduğu yıllarda pazar benim için neredeyse nefret edilesi bir gündü. Çekilmezdi. Huzursuzluk ve sıkıntı vericiydi. Çünkü pazartesi günkü okul sabahının kokusu en yoğun haliyle &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;pazar&lt;/span&gt; günü duyulurdu ve bu koku tahmin edersiniz ki mavi önlüklü yıllarda pek iç açıcı değildi. Söz konusu koku zaman destekli olduğu için kaçılmazdı tabii ki ondan ve yine zaman destekli bir ruh hali bölünmesine doğru yelken açılırdı. Tam yol. Bölünmenin parçaları pazarın sabahı ve gerisi. Haydi! Denizciliği de hiç bilmem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/R79qyKTaw6I/AAAAAAAAASY/AtayOTJApy0/s1600-h/keske-pazar-olmasa.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://bp3.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/R79qyKTaw6I/AAAAAAAAASY/AtayOTJApy0/s400/keske-pazar-olmasa.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5169968307236422562" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Pazar sabahı&lt;/span&gt; o hafta için geç saatte uyanabildiğim, doğru dürüst kahvaltı yapabildiğim, gazetelerin en çok ek verdiği, anne-baba ortaklığının pazardan aldığı meyveleri dolaba konmadan direkt poşetten alıp yiyebildiğim son sabahtı. Bu statüdeki her öğrenci bilir ki tüm bunlar yalnızca pazarın kabusu daha etkili kılan güzellikleridir. Şöyle ki, hazır babanız da evdeyken hep beraber gittiğiniz sevilesi bir aile dostu ziyareti ya da neşeli bir göl kenarı pikniği, henüz yapmamış olduğunuz ödevinizin yalnızca saatler sonra sorgulanacağı aklınıza geldiğinde ciddi bir karın ağrısına ve plan yapmaya çalışma fakat yapamama döngüsüne yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa cuma ve cumartesi ne de merhametlidir bu konuda. Sanki tüm acımasızlığı pazara bırakırlar. Cuma, daha da özelleştirirsek cuma günü çıkışta söylenen o istiklal marşı çoğu öğrenci için tatilden bile daha değerli bir andır. Cumartesi ise cuma günkü kadar bile dersin olmadığı bir cuma günüdür. Ancak pazar, söyleyegeldiğimiz üzere sevimsizin tekidir. Hava biraz da kararmaya yüz tutup &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;pazarın gerisi&lt;/span&gt; moduna geçildi mi hiç çekilmez. Erken yatıp sabah uykusuz kalmama gayesinin verdiği stres bir yandan, bitmemiş ve hiç de çekici olmayan ödevlerin verdiği stres bir yandan adamı yer bitirir. Televizyondan gelen Süheyl&amp;amp;Behzat kişiliklerinin ve en meşgul olmanızın gerekeceği anda takımınızın maçını yayınlayan Maraton'un sesleri, ütülenen gömleklerden çıkan buharın kokusu, yapılan banyo, kesilen tırnaklar, yaka-mendil kombinasyonları, ilerleyen yıllarda olunan sakal traşı, traş köpüğü kokusu ve nedendir bilinmez hep üşüyen ayaklar beyninize kazınan kabus hatırlatıcılar olarak kalır. Yapılan ya da yapılmayan, ama yapılsa bile insanın burnundan getiren ödevler; ya da ertesi gün sizi karşılayacak sınavların düşüncelerde size eşlik etmesiyle gidip yatılır. Ama bu sefer yatak daha soğuk, yastık daha sert gelir, uyutmaz adamı. Bir de o yaşlarda ne doğru dürüst küfür bilirsiniz, ne de bu durumda küfür edilebileceği aklınıza gelir, daha da nefret dolarsınız. En fazla &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Of ya!&lt;/span&gt; der, mucize bekler, bir cuma&amp;amp;cumartesi ortaklığına daha biriktirip tamamladığınız hediyeli çıkartma setini feda edebilirsiniz ama nafiledir, sabah o soğuk okul ve biraz da karın ağrısı sizi beklemektedir, çaresiz gözler kapanır, bilinç yitirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi büyüdüm? Pazarlar o kadar nefret edilesi değil gözümde, kuşkusuz pazartesiler tüm korkunçluklarını kaybettikleri için bu böyle. Ama yine de pazarları sevmem ben, çünkü pazarlar içinde yaşarken sevdiğiniz, mutlu olduğunuz, kendinizi rahat hissettiğiniz şeylerin biteceğinin; bir şeyler yapmak zorunda bırakılacağınızın habercileridir. Çünkü aslında pazarlar hayatın her evresinde iki yüzlü felaket tellallarıdır. Sabahlarına kanmamak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;önceki blogdan.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;ekim 2006'dan.&lt;br /&gt;daha genç bir ben'den.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.sorgusual.com/2008/02/keke-hi-pazar-olmasa-eski-yazlar.html' title='Keşke hiç pazar olmasa, eski yazılar konmasa'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7536567949686763847&amp;postID=5690973615416243180' title='3 Yorum'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/5690973615416243180/comments/default' title='Yazı Yorumları'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/posts/default/5690973615416243180'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7536567949686763847/posts/default/5690973615416243180'/><author><name>ali*kayhan - sorgu*sual</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16509311522628950661</uri><email>noreply@blogger.com</email></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7536567949686763847.post-3880317490747974277</id><published>2008-01-23T02:41:00.000+02:00</published><updated>2008-01-24T01:55:36.177+02:00</updated><title type='text'>Ergenekon akıllı olsun, akıllı!</title><content type='html'>Çok da iyi hatırladığımı söyleyemem. Ama önemli bir şeyler olduğunu kesinlikle o zamandan fark etmiştim. Tüm televizyonlarda aynı şeyden bahsediyorlardı çünkü. Aylardan kasımdı, o kasımın üçüncü günüydü. O günün akşam saatlerinde, meşhur ayranından haberdar olmak şöyle dursun (ki zaten bizim buralarda bir tek Misis ayranı bilinir) adını dahi duymadığım o ilçemizde bir kamyon bir Mercedes'e çarpmıştı. Ve bu çarpışmayla o ilçe, Susurluk, tüm olağanlığını daha doğuramadan yitirmişti gözümde. Şöyle desem daha dolambaçsız olur galiba: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Susurluk, o akşamdan itibaren yer adı ifade edemeyen nadir yer adlarından biri oldu benim için. Hâlâ da öyle.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/R5ai2bYznqI/AAAAAAAAASE/i7MXn30uUZU/s1600-h/susurluk.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/R5ai2bYznqI/AAAAAAAAASE/i7MXn30uUZU/s400/susurluk.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5158489479147921058" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Çok ilginç bir dalgalanma vardı o gün ve daha sonraki günlerde evde, yolda sokakta ve televizyonda. Bir gerilim müziği benim aklımda kalan. Zifiri karanlık. Göz gözü görmüyor derler ya hani, bu daha da karanlık, bağırsanız sesiniz de duyulmuyor. Sonra bir trafik kazası efekti veriliyordu bu karanlığa ve hemen ardından iddialı bir erkek sesi büyük puntolarla &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Artık Türkiye'de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak&lt;/span&gt; diyordu. O yaşta ben, aslında ölenlerin ve yaralanan adamın adlarını daha önce hiç duymamıştım ama bir polis, bir milletvekili ve bir katili adları ne olursa olsun dostane ilişkiler içinde bağdaştıracak değildim. Anlaşılabilir bir boşluk hissi yaşadığımı hatırlıyorum. Çünkü ben her zaman polislerden çok korkmuştum ama yine de onlar &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;iyi&lt;/span&gt;yi oynamalıydılar bize anlatıldığı kadarıyla. Ya da milletvekili. Hiçbir şeyleri olmasa yasallıkları yetmeliydi bunların. Ama yetmiyordu demek ki. O zaman biz de saat tam dokuzda ışıkları bir dakikalığına önce kapatarak, sonra sürekli kapatıp açarak, sonra da tencere tava bulup çalarak bu yetersizliği cümle aleme duyurmalıydık. Balkonun lambası benim kontrolümdeydi. Günden güne kendimi geliştiriyor ve kolay değil ciddi ciddi toplumsal bir eyleme katılıyordum. Ama olmadı. Yani ben görevimi eksiksiz yaptım da bu şeyler hiçbir zaman &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;eylem&lt;/span&gt; olmadı. Kişisel tatminimiz üst seviyedeydi. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Susma, sustukça sıra sana gelecek&lt;/span&gt; gibi güzide bir slogan da yanımıza kâr kalmıştı. Bu kadar. Ne mutlu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan mantığının düzgün çalışmasını engelleyen, aşırı duygusal şeylerle o eylemli akşamlardan beri aramız bozuk. Öncesinde nasıldı onu da bilmiyorum açıkçası. Bayrak şiiri okurken duygulandığımı hatırlamıyorum. Bir ırkım olduğunu da fark etmemiştim muhtemelen o akşamlarda. Sadece dokuz yaşındaydım. Ülkemi seviyordum ve onun için &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;iyi&lt;/span&gt;leri ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;kötü&lt;/span&gt;leri ayırt etmeye çalışıyordum. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İstismar&lt;/span&gt; sözcüğünü henüz öğrenmemiştim belki ama &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;kutsal&lt;/span&gt; sözcüğünün hemen yanıbaşında o da yavaş yavaş beliriyordu artık. Hem de kolayca, hiç zahmet vermeme gerek kalmadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 Kasım'lar işte hep bu istismarı kafamda döndürdü dolaştırdı, yakıp yakıp söndürdü. 1996'da da böyle oldu 2002'de de. Ama insan unutuyor bazen. Olağanlaştırıyor. Hayatın karmaşasına terk ediyor. Umutlarıyla birlikte tabii. Olan umutlara oluyor gerçi, çünkü umutlar gelmiyor ama istismar zaman zaman geri dönüyor. Şimdi çok kişi göz altına alındı ya. Koşa koşa geldi yine inanır mısınız? Yanında getirdiği yüzlerden gerçek anlamıyla korktuklarım var. Hiç silaha dokunmadan insanların kanına girmeyi başarabilmiş bir avukat var mesela. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Küçük&lt;/span&gt; adamlar var. Büyük teşkilatın üyeleri var. Yeminciler var. Bu yeminle evlenen gençler var. İşin kötüsü bu gençlerin yetiştireceği doğmuş ya da doğacak çocukları var. İşte bugün neyi izlesem, neyi okusam, bunlar ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;istismar&lt;/span&gt; kolkola girmiş, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;kutsal&lt;/span&gt;ı bir ipin ucuna bağlamış halde sürükleye sürükleye dolaştırdılar zihnimde. Bir karanlık köşelerinde, bir aydınlık köşelerinde. Umutsuzluğum öyle derin ki göz altına alanlarla alınanları yan yana koyup baktığımda gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum. Hangi amaca, zamanlamaya, açıklamaya baksam böyle. Ama onların ayaklarının altında kalmış olanlara baktığımda simsiyah bir acı hissettiğim kesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir trafik kazası efekti veriliyordu bu karanlığa ve hemen ardından iddialı bir erkek sesi büyük puntolarla &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Artık Türkiye'de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak&lt;/span&gt; diyordu. Ama yok canım benim yok, çok şey eskisi gibi. Baksana yaşım çok ilerledi benim ama o kasım ayında duyduğum adları yine duyuyorum. Aralarına yenileri katılıyor, ses efektleri değişiyor, hepsi bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umutlarımı kırdınız bir kere, artık oynamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant Dink’in öldürülmesine ilişkin tutuklanan&lt;br /&gt;Yasin Hayal’ın eniştesi C.İ, tanık sıfatıyla duruşmada hazır bulundu.&lt;br /&gt;C.İ, mahkemede verdiği ifadede, sanıkları 2004 yılından daha önceden&lt;br /&gt;tanıdığını belirterek, "Hrant Dink’in öldürülmesinden 3-4 ay önce, kendilerine,&lt;br /&gt;Yasin Hayal’in Dink’i öldüreceği yönünde bilgiler verdim. Kendileri de olayı&lt;br /&gt;takip edeceklerini belirttiler" diye konuştu. Her iki sanığın da Trabzon’da&lt;br /&gt;jandarma istihbaratta görev yaptığını bildiğini ifade eden C.İ,&lt;br /&gt;"Dink, öldürüldükten sonraki pazartesi günü bu kişiler yanıma geldiler&lt;br /&gt;ve konuştuklarımızı kimseye söylemememi istediler" dedi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.sorgusual.com/2008/01/ergenekon-akll-olsun-akll.html' title='Ergenekon akıllı olsun, akıllı!'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7536567949686763847&amp;postID=3880317490747974277' title='3 Yorum'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/3880317490747974277/comments/default' title='Yazı Yorumları'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/posts/default/3880317490747974277'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7536567949686763847/posts/default/3880317490747974277'/><author><name>ali*kayhan - sorgu*sual</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16509311522628950661</uri><email>noreply@blogger.com</email></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7536567949686763847.post-5912544949479988672</id><published>2008-01-03T02:36:00.000+02:00</published><updated>2008-01-09T01:37:32.110+02:00</updated><title type='text'>Büyüyünce uçan bir balık olmak istiyorum</title><content type='html'>Küçük ve/veya sıradışı hayaller beni çok etkiler. Hani şu duyunca çoğu insanın dalga geçtiği ya da yadırgadıkları hayaller var ya, işte onlar. Günün birisinde birisi neden etkilendiğimi sorsa ona aynen bu küçük ve/veya sıradışı hayaller tanımını yapardım.&lt;span style="font-style: italic;"&gt; &lt;/span&gt;Çünkü çoğu insan dalga geçiyor ya da yadırgıyor ya, yani onlar &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;hayal&lt;/span&gt; ya, işte ondan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, nesillerin bir geleneği miydi bilmiyorum ama bu yaşımıza kadar bizlere herkes büyük düşünmeyi öğütledi. Bizler, ben ve tanıdıklarım işte. Tabii ne kadar büyük olduğunu anlatmadılar hiçbir zaman. Bazı büyük hayallerimiz olağanlık kuralına takılıp gitti. Yadırgandı yani. Tehlikeli dendi. Bazıları çok küçük bulundu. Küçümseyenler oldu. O kadar küçümsediler ki, hayaller dayanıksız kişiliklerimizde yok oldu. O günler öyle günlerdi ki dostlarım, insanlar artık hayallerini de yarıştırıyorlardı ve bu katılımı zorunlu yarışta ne yazık ki tek yol vardı. Önceden defalarca çizilmiş, pek çok izlerle bezenmiş. Sonuna, sağına, soluna da pek çok kazananın mutlu aile fotoğraflarının konduğu bir yol. Dışına çıkanların kötü canavarlarca yenileceği anons edilen sıcak, kirli, bozuk ama nispeten güvenli bir stabilize. Belki de Arizona'da. Bir hikayede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(204, 0, 0);"&gt;Dikkat!&lt;/span&gt; Eğer &lt;a href="http://www.imdb.com/name/nm0001437/"&gt;Emir Kusturica&lt;/a&gt;'nın &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0106307/"&gt;Arizona Dream&lt;/a&gt; adlı filmini henüz izlemediyseniz yazının bundan sonraki iki paragraflık kısmı sizin için filmin heyecanını kaçırabilecek cümleler içerebilir. Benden söylemesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama tabii ki sadece o yoldan ibaret olmayan bir Arizona'da. Hani şu filmlerde, çizgi filmlerde gördüğümüz Arizona'da. Büyük Kanyon'un olduğu şehirde. Hem otomobil satıcılarını, hem de kanyonlar arasında kanatlarıyla uçmayı düşleyen insanları aynı anda barındıran o şehirde. Eğer otomobil satıcısı olmakla kaderlendirilmişse insan burada, daha iyi bir &lt;span style="font-style: italic;"&gt;merhaba&lt;/span&gt; demeye çalışıyor her zaman, ne kadar kederli olduğuna aldırmadan, gelen alıcıları etkileyebilmek için. Fakat gelen her zaman salt bir alıcı, etkileyen her zaman satıcı olmayabiliyor bu yakınlardaki otomobil dükkanında. Pekala, isteyerek ya da istemeyerek, birisi sizi çekip götürmeye gelmiş olabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/R3xf8vTXknI/AAAAAAAAARc/v8iEaSGU67Q/s1600-h/arizona-dream.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp3.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/R3xf8vTXknI/AAAAAAAAARc/v8iEaSGU67Q/s320/arizona-dream.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5151097570899497586" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İşte bu gitmelerde Arizona'nın uzak uçlarında bir yerde eski bir ev kabul ediyor kaçmak isteyenleri, bir şeylere bağlanıp gelenleri. Bu gelenler her şey, hatta uçan balıklar ya da kaçan insanlar olabilir. O ev yardımcı oluyor tüm farklılıkların, garipsenmişlerin, kötüleneceklerin &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;nefes&lt;/span&gt; almasına. O evde yaşanıyor pek çok sevgi, nefret, saçmalık. Kaplumbağaların selamladığı insanlar birlikte yaşıyor ve zamanı geldiğinde, çabalar sonuç verdiğinde kimisi yer çekimine karşı çıkıyor bunların, kimisi kaybetme korkusunu saklamaya çalıştığı amcasına. Kimisi de yağmur altında, beyaz bir mutluluk içinde &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;hayat&lt;/span&gt;ına. Birbirlerinden aldıkları cesaretle ulaştıkları hayallerinin doruğunda. Tüm hayalleri bitirme pahasına. Bitirerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle hikayeler sonunda, yani hayaller bittiğinde, daha doğrusu artık hayal olmaktan çıkıp ulaştığında aslında bir yerlere, o büyük fırtınayı geçirdiğimizde, bizler de o Arizona'da büyümüş olacağız galiba. Bizler, ben ve tanıdıklarım işte. Uçan bir balık olmayı becereceğiz belki de. Hüzünle ve umutsuzlukla doldurduğumuz gözlerimizin alışıldık şekilde başımızın iki yanında olmasından vazgeçip tek bir tarafta toplayacağız onları. Kuşkusuz bir tarafı kaybedeceğiz ama kesinlikle diğer tarafı da daha çok kazanmış olacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynen gerçek hayatımızda olduğu gibi. Şu sadece hayallerimizde, rüyalarımızda, rüya gibi anlarımızda sıyrılabildiğimiz o olağan hayatımızda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her istediğimizde derin derin alamadığımız &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;nefes&lt;/span&gt;lerimizde.&lt;br /&gt;Olduğu gibi.&lt;br /&gt;Aynen.</content><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.sorgusual.com/2008/01/byynce-uan-bir-balk-olmak-istiyorum.html' title='Büyüyünce uçan bir balık olmak istiyorum'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7536567949686763847&amp;postID=5912544949479988672' title='3 Yorum'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/5912544949479988672/comments/default' title='Yazı Yorumları'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/posts/default/5912544949479988672'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7536567949686763847/posts/default/5912544949479988672'/><author><name>ali*kayhan - sorgu*sual</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16509311522628950661</uri><email>noreply@blogger.com</email></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7536567949686763847.post-8813342294986762728</id><published>2007-12-26T11:36:00.000+02:00</published><updated>2007-12-26T18:04:17.759+02:00</updated><title type='text'>Alışmış seyahat kudurmuş seyahat'ten daha çok okur</title><content type='html'>Kitabevleri ile şehirler arası otobüslerin pek de benzer yanları yok. Aslında kısa aralıklarla ikisiyle birden yüz göz olmuş olmasaydım kendilerini bu kadar yaklaştırmak benim de aklıma gelmezdi. Ama oldu artık. Kaçamam bundan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp2.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/R3Ikz_TXkjI/AAAAAAAAAQ8/gkD5-F8IH24/s1600-h/kitabevi.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp2.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/R3Ikz_TXkjI/AAAAAAAAAQ8/gkD5-F8IH24/s200/kitabevi.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5148217799622496818" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Şimdi, bi' kere ikisi de birer alışkanlıklar bütününün sonucu olarak görülebilir. En azından bana öyle geliyor. Örneğin, bizzat gidip bir &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;kitabevi&lt;/span&gt;nden birşeyler seçen insanla &lt;a href="http://www.kitapyurdu.com"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;KitapYurdu&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;'ndan kitap alan kişi aynı şeyleri hissediyor olamaz. Çünkü birisinin bariz bir ev olma iddiası var, diğeri ise sadece kitapçı olmak konusunda kendisini geliştiriyor. Bir kitabevine gelip de orada bulunan elemanlara falanca kitabı soran, hatta &lt;span style="font-style: italic;"&gt;falanca konulu herhangi bir kitap var mı&lt;/span&gt; diye soran birine bu işlerin İnternet üzerinden daha kolay yapıldığını anlatmak zordur. Zaten bazı durumlarda anlatmamak da gerekir. Çünkü o kişinin de çok geçerli argümanları vardır, kitaba dokunmak, biraz okumak, o gece o kitabı bitirebileceğini bilmek gibi; ve bu nedenle bu konuşma çok uzayabilir. Hem de bir doğruya ulaşmadan. Dediğimiz gibi bu işler alışkanlık meselesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/R3IlLfTXklI/AAAAAAAAARM/V_UhCwHuY0c/s1600-h/otobus.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/R3IlLfTXklI/AAAAAAAAARM/V_UhCwHuY0c/s200/otobus.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5148218203349422674" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Aynı şehirler arası otobüs firması seçmek gibi; ki onların çoğunda da ev konforunda olma iddiası var. Bu açıdan düşünürsek evinizde göz aşinalığınızın olduğu bir hostes görmek her zaman daha güven verici olsa gerek. Onun size ne vakit ne sunacağını biliyor olmak, ne isteyeceğinize çoktan karar vermiş olmak da cabası. Mola yerleri bile başlı başına bir huzur(suzluk) etkeni. Sürekli aynı otobüs firmasını tercih eder ve bu sebepten sürekli aynı yerde mola verir ve bu sebepten restoran, tuvalet ve dergilerin yerini gözümüz kapalı bulursak bu hepimize ayrı bir rahatlık sunar değil mi? Sunar, sunaaar. Yani şimdi de diyeceğimiz gibi, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;alışkanlıklara bağlı kalmak rahatlıktır&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten olur da daha büyük çaplı rahatlıklarımız rahatsızlık vermeye başlarsa yine bu alışkanlık müesseselerini kullanıyoruz. Okuduğumuz yazar, tür sıktıysa gidip kitabevinden ya da bir İnternet kitapçısından başka bir şeyler bulup beğeniyoruz. Ya da tümüyle şehirden, hayatımızdan usandıysak bir bilet alıyoruz uzak bir şehre. Ama dikkat etmeliyiz, bu bir otobüs bileti olmalı. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Çünkü hiçbir ulaşım aracı bir şehirler arası otobüs hüznünü yakalayabilmiş değil şu ana kadar&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demem o ki, bir gün insan başka şeyler denemek isterse önce alışkanlıklarını bırakması, değiştirmesi; en azından bunu denemesi gerekiyor galiba. Bunu yapabilirse gerisi kolay, birkaç kitap, biraz yol, bir de şehirler arası otobüs bileti işte. Ama mutlaka otobüs. Başkası olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Lütfen&lt;/span&gt;.</content><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.sorgusual.com/2007/12/alm-seyahat-kudurmu-seyahatten-daha-ok.html' title='Alışmış seyahat kudurmuş seyahat&apos;ten daha çok okur'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7536567949686763847&amp;postID=8813342294986762728' title='4 Yorum'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/8813342294986762728/comments/default' title='Yazı Yorumları'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/posts/default/8813342294986762728'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7536567949686763847/posts/default/8813342294986762728'/><author><name>ali*kayhan - sorgu*sual</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16509311522628950661</uri><email>noreply@blogger.com</email></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7536567949686763847.post-8191185901492112872</id><published>2007-11-23T02:12:00.000+02:00</published><updated>2007-11-23T03:18:42.463+02:00</updated><title type='text'>Kısa bi'kaç şey - Seri No: 2</title><content type='html'>Bazen bir bulaşık süngerine benzemenin iyi bir şey olup olmadığını düşünmeli insan. Çünkü sünger tutucudur. Bin şekile girse de dönüp dolaşır yine ilk şekline gelir. Ama kabullenicidir de, damlaları reddetmez. Aynı zamanda sessizdir. Ketumdur. Hiçbir sünger çektiği ve sakladığı suları kendiliğinden bırakmaz mesela. Ağırlaşır, koyulaşır ama bırakmaz. Birisi görmek istiyorsa bu suları, illa ki süngeri sıkması gerekir. Ancak o zaman sünger içindekileri çıkarır; yıllandırdığı tüm kiri ve temizliği insanın parmaklarının arasından kutsal bir döngünün ortasına akıtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık doğum günlerinde özgün cümleler, öyküler de hediye edilebilmeli insanlara. İster uçacak, ister kalacak şekilde. Sonra hediyeyi alan kişi yıldan yıla kaydetmeli bu sözleri, ara ara açıp okumalı. Çok geçmiş yıllara, acıtan sözlere ağlamalı. Göz yaşlarının düştüğü yerlerde mürekkepler dağılmalı. Çok göz yaşı olursa çok dağılmalı, yok etmeli yazıyı. Bahşedildiği kişi daha çok ağlamasın diye yazı silmeli kendini. Bir lekeye bırakıp yerini, çekip gitmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bebekliği ile olgunluğu arasında şimdiki kadar çok zaman olmamalı insanın. Kişi daha dün ne kadar muhtaç, ne kadar temiz olduğunu hatırlayabilmeli. Kararmış kalpler bu hızlı dönüşümün şokuyla sarsılıp renk atmalı, ya da büsbütün bir bunalıma teslim olup çürümeli. Anneler sık sık &lt;span style="font-style: italic;"&gt;bebeğim&lt;/span&gt; diye seslenselerdi mesela otuzunda kırkındaki oğullarına, babalar saçlarını okşayıp şeker ve çocuk dergisi alsalardı onlara sanırım bu dünya da bize o kadar şirin davranırdı. Ve o zaman o dünyada biz en fazla mahalle maçları yapar, olsa olsa bir faulde anlaşamazdık; onu da bir sarılmayla unutup giderdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başını alıp gitmek her yıl daha da zorlaşıyor. Her yıl daha çok yere adını yazıyor insan, daha fazla yere kayıtlar bırakıyor. Daha çok insanla göz aşinalıklarını paylaşıyor. Daha çok şey öğrenip daha çok şey sunmaya programlanıyor. Beklentiler gitgide sonlara yaklaşıyor. Çocuk zihinleri umulurken topaçların çevrildiği sokaklardan, kontrolsüz cümleler de sağa sola savrulmak için dileniyorlar. Sanki uzundur kocaman bir gemi varmış gibi limanda. Hatta güzel bir limanda. Bu gemi bunalıyor iyiden iyiye ama içine de o kadar çok insan, o kadar çok yaşanmışlık yerleşmiş ki artık hiçbir yere kımıldayamıyor. Paslanıyor oracıkta, olan kendine oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatta çaresizliğin en çok hissedildiği anlardan birisi de insana artık tüm şarkıların eski geldiği anlardır. Dinleyecek yeni bir şey bulamamanın işaret ettiği beğenmeye kapalılığa her şarkının yanındaki çuvalda getirdiği bir demet eski gün eşlik eder, kulaklar yeniyi isterken düşünceler eskiye takılıp kalır. Bu uyumsuzluk daha bir parçalar tüm hisleri. Kar oldurup yağdırır hüzünleri,  artık bozkıra dönmüş eski bir ormana. Güneş çıksın diye beklenir bu durumda ama  ne yazık ki gelen tek şey &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yeni bir eski şarkı&lt;/span&gt;dır. İnsana yine sürekli beklediği o &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;turuncu&lt;/span&gt; sıcaklık değil, acımasız &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;gri&lt;/span&gt; ezgiler kalır.</content><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.sorgusual.com/2007/11/ksa-bika-ey-seri-no-2.html' title='Kısa bi&apos;kaç şey - Seri No: 2'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7536567949686763847&amp;postID=8191185901492112872' title='3 Yorum'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/8191185901492112872/comments/default' title='Yazı Yorumları'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/posts/default/8191185901492112872'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7536567949686763847/posts/default/8191185901492112872'/><author><name>ali*kayhan - sorgu*sual</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16509311522628950661</uri><email>noreply@blogger.com</email></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7536567949686763847.post-5643848195769618964</id><published>2007-11-22T02:02:00.000+02:00</published><updated>2007-11-22T02:42:13.534+02:00</updated><title type='text'>İki küçük cam parçası, bir yarım çerçeve</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/R0TJBuknfcI/AAAAAAAAAQk/6eq7RVaZu6I/s1600-h/gozluk-2.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp3.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/R0TJBuknfcI/AAAAAAAAAQk/6eq7RVaZu6I/s200/gozluk-2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5135450506627874242" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İlk olarak ne zaman başladı tam bilmiyorum ama ortaokul günlerimin birinde sınıfta tahtayı yeterince iyi göremediğimi fark etmiştim. Arka arkaya dizilmiş beş sıradan ve bu beşerli sıraların buluştuğu üç ayrı gruptan oluşan sınıfta zaten üçüncü sıradan daha arkaya bir yere oturmamıştım ama gün geldi tahtaya bu yakınlık yetmemeye başladı. Konu hakkında o zamanlarda bildiklerim yalnızca gözlük takılması gerektiği olduğundan tam o günlerde fen bilgisi dersinde işlediğimiz göz kusurları konusu hızır gibi yetişti imdadıma. Tüm kusurları inceleyip kendime teşhisi koymuş, gözlerimin nasıl bir fiziksel değişim içinde olduğunu öğrenmiştim. Hayal gücümün her geçen gün kendini aştığı yaşlardaydım ve kendi kendime tüm bunlara birer &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;neden-çözüm&lt;/span&gt; bulmaktansa bu bilgilerle karşılaşıp olası zihinsel serbestliği engellemiş olmam bu gücü biraz gücendirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani televizyonu çok yakından izlemek küçüklüğümüz için büyük bir kötü alışkanlıktır ya, ben bu olaydan sonra bir süre tahtaya yakın oturmayı da buna benzer düşünmüştüm. Doğru ya, gözlerimiz yakından görmeye alışıyor ve daha sonra kendini uzağa göre ayarlayamıyorlardı. Aslında çok haksız sayılmazdım. Ölçek farkı vardı sadece. İşin kibiri şurada ki, o zaman da aslında çok haksız olmadığımı biliyordum. Hatta bu kusurumun çoklukla okumaktan, hatta işin içine biraz daha kibir katarsak nitelikli okumalardan kaynaklandığını bir yerde &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yine&lt;/span&gt; okuyunca &lt;span style="font-style: italic;"&gt;tamam&lt;/span&gt; dedim &lt;span style="font-style: italic;"&gt;kabul ediyorum o zaman seni. Hoşgeldin kusurum!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bunlardan sonra hemen bir göz doktoru, gözlük hikayesine başlamam lazım. Ama ne yazık ki hayatımın diğer alanlarında olduğu gibi burada da bu gerekliliği yerine getiremiyorum. Ancak mazaretim bu sefer daha geçerli sanırım. Çünkü ben iki yıl yarı görür yarı görmez yaşadım. Şimdi yukarıdaki iki paragrafın iki aydan bahsettiğini düşünürsek bu gözlük hikayesine geçene kadar  bu yazıda bırakmam gereken iki yıllık boşluğun burada ne kadar münasebetsizce duracağını tahmin edersiniz herhalde. O yüzden bu sefer kendime hak veriyorum. Aslında o iki yılda da çok bir sorun yaşadım mı kestiremiyorum. Hiç başım ağrımadı, derslerim hiç aksamadı, hatta zekamı geliştirdiğinden bile şüphelenirim bu olayın. Kolay değildi tabii ki tahtadakileri görmeden, zihinden tamamlamalar yapmak, tahtada ne yazdığını görmeye değil anlamaya çalışmak. Bir getirisi olmalıydı elbet. Bir tek dershanede, eğer hava kapalıysa, değil tahtada ne yazdığını anlamak bir şeyler yazıp yazmadığını bile anlamıyordum. O anlar acı vericiydi, onları unutmam. Ama gözlüklü bir sıra arkadaşım vardı ve teoride deftere aynı şeyleri yazmamız gerektiği için ben de &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;onun defteri-benim gözüm&lt;/span&gt; yakınlığından çokça faydalanıyordum. Fırsatçıydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/R0TJP-knfeI/AAAAAAAAAQ0/l3-kJbEuVVo/s1600-h/gozluk-1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/R0TJP-knfeI/AAAAAAAAAQ0/l3-kJbEuVVo/s200/gozluk-1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5135450751441010146" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Liseye geçerken kendime bir hayat planı yaptığımı hatırlıyorum. Bu planın birinci basamağı bir gözlük almaktı. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Artık&lt;/span&gt; da vardı cümlede. Ev ahalisine bu konuyu açtığımda aile içi güvenilirlik derecemi de sınava tutmuş oluyordum aslında. Sonuç tam bir hüsrandı. Konuya açtığım her iki kişiden ikisi beni inandırıcı bulmadı. Yeni okulumun kayıt sabahından sonra babamı öndeki arabanın plakasını okuyamadığıma ikna edince biraz başarılı olduğumu fark ettim. Zaten tam o anda gölün üzerinde üniversiteye doğru yol almaktaydık ve beni muayene edecek göz doktoru mu yoktu sanki orada, ama ağızdan dökülen yine de bir &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;bakarız&lt;/span&gt;dı. Baktık, hemen o gün. Çok harflere baktım, hiç kopya çekmeden okumaya çalıştım. Doktor inanamadı bu şekilde hayatımı sürdürebildiğime. İki küçük cam parçasını temsil eden grafiklerin üzerine biraz rakam da o ekledi. Birkaç tavsiye, tamamdı galiba. Ertesi gün canlı kanlı, güzel çerçeveli bir gözlük. Hem de üç boyutlu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama gözümden çok cebimde. Bir süre takamadım. Hele topluluk içinde beni benden uzaklaştırıyormuş gibi geliyordu. Tek bir gözlükle suratım, insanların bana bakışları değişiyor sanıyordum. Çok işe yarıyordu ama ne de olsa bir kusurun en görünür tedavi çabasıydı. Yakın çevremde de gözlüklü kimse olmadığı için kendimi &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;kalabalıklar içinde yalnız&lt;/span&gt; hissediyor ve klişe söz gruplarına olan ilgimi itiraf ediyordum. Bakın, hâlen ilgiliyim. Daha sonraları gözlüğümle birbirimize alıştık tabii ki, ayrı geçen yıllarımıza ağladık. O bana her şeyi net göstermeye söz verdi, ben de ona her koşulda özen göstermeye. En çok camlarını silecek bezlere dikkat ederdi, ben de en iyilerin elinden en iyilerini buldum sonra. Cidden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bu yazıyı hiç böyle yazmayacaktım ama insan her zaman yazdıklarının nereye gideceğini kestiremiyor. Gözlük kullanmanın ne gibi ilginçlikleri olduğundan, nelere dikkat edilirse iyi olacağından, dünya üzerindeki ilk takılabilen gözlüğün kimin tarafından icat edildiğinden bahsedecektim. Bir de diyecektim ki: Ben gözlüklü insanları severim. Onlar doğdukları hallerine  olabilecek en düşük fedakarlıkla bir şeyler eklemişler, yollarına öylece ekleye ekleye devam etmişler gibi gelir bana. Yani yukarıda da dediğim gibi okumuşlar, yazmışlar gibi gelir. Bu yüzden gözleri bozulmuş gibi gelir. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bir götürüsü olmalıydı elbet&lt;/span&gt; derim. Sonra gözlük takmışlar gibi gelir. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bir getirisi olmalıydı elbet&lt;/span&gt; derim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece düşünür, karmaşayla anlatır, giderim.</content><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.sorgusual.com/2007/11/iki-kk-cam-paras-bir-yarm-ereve.html' title='İki küçük cam parçası, bir yarım çerçeve'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7536567949686763847&amp;postID=5643848195769618964' title='3 Yorum'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/5643848195769618964/comments/default' title='Yazı Yorumları'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/posts/default/5643848195769618964'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7536567949686763847/posts/default/5643848195769618964'/><author><name>ali*kayhan - sorgu*sual</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16509311522628950661</uri><email>noreply@blogger.com</email></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7536567949686763847.post-1013389178538098197</id><published>2007-11-11T05:33:00.000+02:00</published><updated>2007-11-11T05:50:26.087+02:00</updated><title type='text'>Sana bir güçsüzlük gösterisi yapabilir miyim?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp1.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/RzZ3cBa9gHI/AAAAAAAAAQM/A0gqa__RGuY/s1600-h/gucsuzluk2.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://bp1.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/RzZ3cBa9gHI/AAAAAAAAAQM/A0gqa__RGuY/s200/gucsuzluk2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5131420148736819314" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Eksik&lt;/span&gt; aslında çok eksik bir sözcük. İçini doldurmak her zaman güç. Hayatın onca keşmekeşi içinde farkına varmamız bile bu kadar zorken farkına varabildiğimizde tanımlamaktan korktuğumuz, bir yerlerimizi acıtan, kanatan, kocaman bir sızıyı bize armağan edip başka avlar aramaya giden bir yaratık gibi. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hadi, al çiz bakalım&lt;/span&gt; deseler çizemeyeceğimiz, çizsek de hiçbir seferinde birbirine benzetemeyeceğimiz. Çözüm aramaktansa başka yöne baktığımız ya da üzerine bir şeyler süpürüp unuttuğumuz sorunlar gibi. Küçükken karanlıktan korktuğumuzda şarkı söylerdik ama o ışık o şarkılarla hiç açılmazdı ya, işte öyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İnkar&lt;/span&gt; çok inkar edilesi bir sözcük. Varlığını kabul etmek her zaman zor. Aslında her saniye gizlice ve dışa vurduğumuz &lt;span style="font-style: italic;"&gt;yok, hayır&lt;/span&gt;larla açıktan açığa hayatımıza ördüğümüz, kendi kendimize bakmamızı engelleyen bir duvar gibi. Yaklaşmaya niyetimizin zaten olmadığı ama azıcık denediğimizde bile tırnaklarımızdan başka herhangi bir silahımızın yokluğunu fark ettiğimiz ve gücümüzün ancak birkaç toz tanesine yetebildiği bir duvar. Çocukluğu azıcık geçtiğimizde arkadaş sohbetlerinde başarısız sınavlarımızın notlarını hiç hatırlayamazdık ya, onun gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Beklenti&lt;/span&gt; çok beklenilmemesi gereken bir sözcük. Onunla yaşamak kolay değil. İçimizde yeşeren umuttan, sevgiden, en masum hayallerimizden sorumlu tutarken beslediğimiz ama hayalkırıklıklarında ilk önce darağacına götürdüğümüz küçük bir isyancı gibi. İyi günlerde unutulan ama kötü günlerde hep hatırlanan, cezalandırılan, bir daha en ufak kıvılcımının bile zihinlere sokulmamaya söz verildiği, bastırılası bir düşünce dalgası.  Hani artık telefonlarımıza, çalsalar duymayacakmışız gibi, sık sık baktığımızda &lt;span style="font-style: italic;"&gt;sadece saati için&lt;/span&gt; diyoruz ya, ona benzer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Retorik sorular sormayı severim ben, hem kendime hem başkalarına. Yine yapsam mesela hemen ardından geceler boyu uyutmamış bir hayat hayal edilebilir mi? Gündüzler boyu doyurmamış üstelik.  İnsanın bildiği ama görmek istemediği  bütün güçsüzlüklerinin üzerine çöreklenmesini beklemesi çok acınası değil mi? Bu kadar gururun, sarsılmazlığın içinde bu kadar harap düşmesi, yaptığı her işin beyhude gelmesi? &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dilemek şansını sonsuza kadar kaybettiğini düşünmesi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama olur da eğer bir gün birşeyleri dileme şansım olursa benim, hani bir dönüş yolu olursa birlikte yürüdüğümüz, bir park olursa, bir ağaç, o şiir; işte o zaman kendime virgüllerden arınmış, noktalarla arkadaş kısa cümleler ve bir de titrek, ürkek, güçsüz bir ses diliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana sunabilmek ve hemen susup ağlayabilmek için.</content><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.sorgusual.com/2007/11/sana-bir-gszlk-gsterisi-yapabilir-miyim.html' title='Sana bir güçsüzlük gösterisi yapabilir miyim?'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7536567949686763847&amp;postID=1013389178538098197' title='2 Yorum'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/1013389178538098197/comments/default' title='Yazı Yorumları'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/posts/default/1013389178538098197'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7536567949686763847/posts/default/1013389178538098197'/><author><name>ali*kayhan - sorgu*sual</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16509311522628950661</uri><email>noreply@blogger.com</email></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7536567949686763847.post-5465893052672161052</id><published>2007-11-09T20:48:00.000+02:00</published><updated>2007-11-09T23:30:17.256+02:00</updated><title type='text'>İkizimle aramızda 20 yaş var</title><content type='html'>Sınavların içine düşülen günlerde insan nereye baksa okula ve derslere dair şeyler görüyor. Bunu, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;hayatımın tüm alanlarıyla öğrendiklerimi birleştiriyorum, yaşayarak öğreniyorum&lt;/span&gt; gibi gerekçelerle söylemiyorum. Ne yazık ki o kadar somut derslerimiz yok, oskiloskopta elde ettiğimiz ve Türkçesinin sinüsoid olmasını umduğum dalga çeşidini elektrik prizlerden çıkıp bize doğru ulaşırken göremiyoruz, ya da genel çözümlerine ulaşmaya çalıştığımız diferansiyel denklemlerle yanıbaşımızdaki bir arkadaşımızın hastalığı olarak karşılaşamıyoruz. Bilgisayar ekranları ve kağıtlar arasında gidip geliyoruz, hepsi bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bazen bazı defter yapraklarında ya da kitap sayfalarında mucizeler oluyor ve tüm bu soyutluğun arasında hikaye hatta masalvari konulara rastlıyoruz. Gözler daha bir açılıyor; kulaklar dikleşebilseler dikleşecek, dikkatler olması gerektiği yere bahşedilmiş halde okuyoruz. Kendisini öğrenim hayatım boyunca öğrendiğim fizik kuramlarını yalancı çıkarmaya adamış olan &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Modern Fizik&lt;/span&gt; dersinin bir konusu tam da bu tarife uygun. Aslında bu tarifi de o konuyu düşünerek yazdım zaten. Bu samimi ortamda iki yüzlülük yapmak istemem. Gülücük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp1.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/RzS_5ha9gEI/AAAAAAAAAP0/V0fsDEc4AdI/s1600-h/twins.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp1.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/RzS_5ha9gEI/AAAAAAAAAP0/V0fsDEc4AdI/s200/twins.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5130936870426738754" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Şimdi efendim bu konu aslında bir &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;paradoks&lt;/span&gt;. Ecnebice adıyla bahsetmek gerekirse &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Twin Paradox&lt;/span&gt;, yani ikizler paradoksu. Hikayemizde ikizlerden birisi gençlik çağlarında gününü gün edip, okul ders nedir bilmeden dolaşmış; diğeri ise kendisini bilime adayıp Avrupa Amerika demeden gezmiş, okumuş ve astronot olmayı başarmış. Tam bu noktada &lt;span style="font-style: italic;"&gt;ah zamanın kozmonatları&lt;/span&gt; diye iç çekebilirsiniz, izin var. Neyse, gün geliyor astronot olan karakterimiz bir uzay yolculuğuna çıkıyor. Kardeşle vedalaşma anı kitapta resmedilmiş, gerçekten ikizler. Uzay mekiği de gerçekten mekik, ama bildiğimiz mekiklerden çok farklı. Işık hızına pek yakın gidebiliyor. Mesela 0,80c ile gitsin şimdi. Yazar burada c ile ışık hızını imgelemiş. Yani saniyede yaklaşık 300bin kilometreyi. Bu hesapla mekiğin hızı saniyede neredeyse 240bin kilometre. Görecelik kuramına göre, bu örneğimizde dünyada kalan kardeş için, kendisinin her 5 nefes alışı kardeşinin 3 defa nefes alması anlamına geliyor. Bu 5'e 3 oranını her şey için kurabiliriz. Kalp atışı, öğünler gibi. İşi bu düşünce açısından ilerletirsek bir bakıyoruz ki yolculuk bitip mekikteki kardeş Dünya'ya döndüğünde bizim ipsiz sapsızdan çok daha genç oluyor. Yolculuğun ipsiz sapsıza göre 50 yıl sürdüğünü kabul edersek astronotun bir 20 yıllık kârı var. Olması gerektiğinden 20 yaş daha genç. Çok ilginç değil mi? Bu dönüş anı da kitapta tekerlekli sandalye üzerinde birisi ve onu teselli etmeye çalışan, astronot kıyafeti giymiş ve artık aralarında pek bir benzerliğin göze çarpamadığı ikizi şeklinde resmedilmiş. Çok acıklı değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında değil. Çünkü en başta belirtildiği üzere bu bir paradoks. Evet, dünyadaki kardeşin gözüyle bakarsak durum tam da yukarıdaki paragrafta anlatıldığı şekilde cereyan etmeli. Ancak ya astronot olanın gözünden bakarsak? İşte o zaman durumlar değişiyor, çünkü öyle bir durumda astronot kendisini hareketsiz, Dünya'daki kardeşini kendisinden uzaklaşıyor olarak görecek, tüm bu 5'e 3 oranları da tersine dönecektir. Demem o ki, bu varsayımların farkında olan iki kardeş de &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ulan adam benden daha yavaş yaşlanıyor, ölmez bu.&lt;/span&gt; diye düşünecek. Paradoks kısmı ikisinin de doğru düşünmesinden kaynaklanıyor. Yani ikisinin de ellerine çok gelişmiş birer teleskop versek 50 yıllık bir yolculuk sonrası birbirlerini ne halde görecekler, hiç bilmiyoruz. Tabii teleskopa görüntünün gelme süresi de 40 yıl. Onu da düşünmek lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/RzTAERa9gFI/AAAAAAAAAP8/uY_GuFUbSPk/s1600-h/twin_paradox_web.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/RzTAERa9gFI/AAAAAAAAAP8/uY_GuFUbSPk/s200/twin_paradox_web.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5130937055110332498" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Tam bu noktada tüm bu ilginç düşünceleri, varsayımları ortaya atan adam &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Einstein&lt;/span&gt; ortaya çıkmış ve olaya açıklık getirmiş. Demiş ki, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;sevgili SorguSual okuyucuları, az kalsın insanlık olarak yukarıdaki iki paragrafta okuduğunuz şeyleri gerçeğe dönüştürecek hesaplamayı bu tip bir yolculukta kullanabileceğimizi düşünüyorduk. Ancak sonra ben düşündüm. Bu adam gidiyor ve bir de yolculuğa başladığı yere geri dönüyorsa işin içinde mutlaka ivme olmalı değil mi? Giderken bir yerde yavaşlayıp durmalı ki geri dönebilsin. İşte bu hareketin düzgün doğrusal olmamasından dolayı yukarıdaki çelişkiyi kuramayız. Ama tam olarak ne olur, onu da bilemeyiz. Ben akşam bi' bakarım. Haydi, sağlıcakla kalın.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyleyken böyle. Belki ileride ışık hızına yaklaşabildiğimiz günlerde bu olayı deneyerek gerçeği öğrenebiliriz. Benim düşüncem astronot olanın daha genç olacağı. Öyle olsa daha eğlenceli olurdu en azından. Böyle uzay yolculuklarının başladığını hayal etsenize. Sırf kıskandığı iş arkadaşından günün birinde 5 yaş daha genç görünebilmek için yıllarını uzay mekiklerinde harap eden insanlar. Bu işten rant sağlayan &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Uzay Gençlik ve Güzellik Şirketi&lt;/span&gt;. Televizyon reklamları, afişler. Ne ilginç olmaz mıydı? Bir de tabii bu yolculukların anlamsızlıklarından bahseden, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;günü ve yaşınızı yaşayın&lt;/span&gt; telkini veren psikologlar çıkardı. Ortalık karışırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eveet, bugünlük de &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ilk ve belki de son&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;masalsı bilim&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yazımız&lt;/span&gt;ın sonuna geldik. İleride bir gün yine burada buluşmak dileğiyle, hoşçakalın. (Görüntüden çıkmayan kamera, girmeyen jenerik, bi' kere &lt;span style="font-style: italic;"&gt;kameraya bakararak veda edeyim&lt;/span&gt; demiş bulunan sunucu, bakışmalar, bakışmalar, bakışmalar.)</content><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.sorgusual.com/2007/11/ikizimle-aramzda-20-ya-var.html' title='İkizimle aramızda 20 yaş var'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7536567949686763847&amp;postID=5465893052672161052' title='4 Yorum'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/5465893052672161052/comments/default' title='Yazı Yorumları'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/posts/default/5465893052672161052'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7536567949686763847/posts/default/5465893052672161052'/><author><name>ali*kayhan - sorgu*sual</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16509311522628950661</uri><email>noreply@blogger.com</email></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7536567949686763847.post-2268455058488927199</id><published>2007-11-03T11:17:00.000+02:00</published><updated>2007-11-04T03:25:37.442+02:00</updated><title type='text'>Bana özgürlüğü, dostluğu yazabilir misin?</title><content type='html'>Dünyadaki pek çok tartışmanın çok dar çevrelerde değerlendirildiğini düşünürüm. Böyle düşünürüm çünkü çoğu zaman insanlar, halklar dünyada yalnızca kendilerinin kalmış olduklarını, kendi sorunlarının ve  çözümsüzlüklerinin bir eşi benzerinin daha olmadığını düşünürler. Olaya sürekli kitleler düzeyinde bakılır. Kitleler arası iletişme işinin zorluğundan sorgulanamayan sorunlar, ortak ve sancılı bir geçmiş ve hamleler insanları sarar; olaya insan boyutunda bakabilme yeteneği daha ortaya çıkmadan yok olur. Bu noktada tüm sorunu bireyler düzeyine çekip uyarlamak sorunu bir yerlere indirgeme yöntemi midir yoksa yükseltme yöntemi midir tartışılır ancak &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;insan evrendir&lt;/span&gt; düşüncesini benimsediysek bunun bariz şekilde bir soruna daha geniş bir açıdan bakabilme şansını bize verdiğini görebiliriz. Çok şeyin çözümünde de bu genişlik işimize yarar, biliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/RyxXuIIShLI/AAAAAAAAAPo/PleLwK39j4c/s1600-h/freedom-writers-ss.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/RyxXuIIShLI/AAAAAAAAAPo/PleLwK39j4c/s320/freedom-writers-ss.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5128570525636002994" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.freedomwriters.com/"&gt;Freedom Writers&lt;/a&gt; tam da bu minvalde dönen bir film. Yaşanmış bir öyküden uyarlanmış, bu öykü ve kahramanları da daha sonra bir organizasyondan bir &lt;a href="http://www.freedomwritersfoundation.org/"&gt;derneğe&lt;/a&gt; dönüşmüşler. Hikayede bilindik kemikleşmiş sorunlardan farklı olan her şey, eğitimsiz, önyargılara bulanmış, gücün yetkiye dönüşmesine alışmış bir topluluğun, aslında bir kaç topluluğun, bölgelere ayrılmış mahallesindeki, aslında bu şekildeki çoklarca mahallenin yalnızca birindeki okula gönderilen öğretmen &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Erin Gruwell&lt;/span&gt; ile başlıyor. Öğretmenliğin özveriyle yapıldığında en kutsal meslek olduğu söylenir ya, bu kadar doğru bir klişe bir daha yer yüzüne iner mi bilmem. Zira hikaye, yapılan bir genellemeyle devam ediyor ve öğretmenin, insanların kendi kendileriyle ve hemen yanıbaşlarındaki yabancılarla iletişimin kapılarını açmalarına yardım etmesiyle çözüme doğru ilerliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmdeki genelleme bir karikatür, zenci kahramanımızın büyük dudaklı bir karikatürü. Filmde de çokça dile getirildiği gibi Nazi döneminde ülkedeki Yahudilerin kocaman burunlu karikatürler olarak çizilmesine çok benzer bir imge. Her Yahudiyi ya da her istenmeyeni aynı kefeye koymayı amaçlayan bir çaba. Olayları kitleleştirerek iletişimi engeleme isteği. Etkili bir yöntem çünkü dünyada bu yollara başvuran herkes bilir ki bir ırkla, bir toplulukla iletişim kuramazsınız, bir siyahla diğer siyahı, bir Latinle diğer Latini, bir beyazla diğer beyazı her şeyleriyle aynı sanarsınız.  Ama bir insanı karşınıza aldığınızda, birlikte yaşayıp birlikte çalıştığınızda çok şeyi halledebilirsiniz. Propagandalardan, baskılardan uzaklaşıp, dönerek kendinize kendinizi anlattığınızda çok gerçekçi olabilirsiniz. Hrant Dink ne güzel &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=UV2TwQohbDI"&gt;söylemişti&lt;/a&gt; zamanında: "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ben Türkle yaşamayı şans sayan bir insanım... Bütün Ermenilerin dünyasında Türk hakikaten bir ötekiydi, bir öfkeydi. Ama beraber yaşadıkça o öfke ortadan kalkıyor, ilaç oluyor Türkle beraber yaşamak... Irkçılık lekesiyle, insan aşağıladığı birisiyle nasıl yan yana yaşayabilir?.. Diaspora Ermenileri de kötüdür, demek istemiyorum ki. Onların da Türklerle tanışıklıkları artarsa, yaşarlarsa görecekler ki bu öfke yersiz.&lt;/span&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutlak ki her zaman önemli bir yerlerde olan ama benim için filmle birlikte şu dakikalarda biraz daha hız kazanan bu düşünce tufanı insanı Hollywood'dan alıp, Amerika'nın göçmen mahallelerine, Nazi Almanya'sına, oradan da alıp Anadolu'ya savuruyor ama her seferinde bir tek nesneyi çarpıyor suratımıza: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İnsan&lt;/span&gt;ı. Filmdeki zenci çocuğun çok iyi bir Çinli arkadaş edinmesi gibi en aşırı ülkücülerin çok sevdikleri Kürt arkadaşları olabiliyorsa, bize sadece vahşete, silaha, bombalara, çatışmadan beslenen sömürüye, eğitimsizliğe karşı çabalamak kalıyor; yoksa insan her yerde insan, işin o kısmına ufacık bir sevgi kıvılcımı, bir söz, bir bakış zaten yetiyor.</content><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.sorgusual.com/2007/11/bana-zgrl-dostluu-yazabilir-misin.html' title='Bana özgürlüğü, dostluğu yazabilir misin?'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7536567949686763847&amp;postID=2268455058488927199' title='11 Yorum'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/2268455058488927199/comments/default' title='Yazı Yorumları'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/posts/default/2268455058488927199'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7536567949686763847/posts/default/2268455058488927199'/><author><name>ali*kayhan - sorgu*sual</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16509311522628950661</uri><email>noreply@blogger.com</email></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7536567949686763847.post-2316039498621070488</id><published>2007-11-02T02:56:00.000+02:00</published><updated>2007-11-23T02:57:47.110+02:00</updated><title type='text'>Bu şarkı, bu koku</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp1.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/Ryqaq4IShKI/AAAAAAAAAPg/lxocNGcd3lw/s1600-h/56371920.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://bp1.blogger.com/_KqgZ0BcQAmI/Ryqaq4IShKI/AAAAAAAAAPg/lxocNGcd3lw/s200/56371920.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5128081187127067810" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İnsanlık mağara duvarlarına ilk resimleri çizmeye başladığında işin içinde iletişimin yanısıra birşeyleri kaydetme olayının da yer aldığını keşfedebilmiş miydi acaba diye kendime sorup duruyorum. Eğer keşfedebilmişlerse canları sıkıldığında ailece toplanıp mağara duvarı resimlerini seyrederek hüzün, sevinç, en azından bir iç çekiş yaşamış olmalılar. Gidilen avlar, görülen hayvanlar, çocukların küçüklük resimleri onlarda bir şeyleri harekete geçirmiştir mutlaka. Ama bunun yanısıra o vakitlerde aslolan iletişim olduğundan var olan resimleri, yenilerini çizecek yer kalmadığı için, silmek zorunda kaldıklarında, ya da bütünüyle mağara değiştirdiklerinde hayatlarında gerçekten yepyeni bir &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;sayfa&lt;/span&gt; açmış oluyorlardı besbelli. Çok zahmetli bir iş doğrusu. Papirüslere yazmanın akıl edilmesinin bir sebebi de bu sonu gelmez &lt;span style="font-style: italic;"&gt;duvarda yer kalmadı&lt;/span&gt;lar mıdır dersiniz? Ben demek isterim ama konuyu fazla sulandırmamak için ve asıl yazmak istediğim şeylere de yer kalsın gayesiyle bu seferlik susuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar &lt;span style="font-style: italic;"&gt;teknoloji gelişiyor, feza çağındayız&lt;/span&gt; desek de hala ellerimizle ve yarattıklarımızla beynimizde dokunamadığımız pek çok nokta var. Hatta o kadar çok ki bu noktalar, ne kadar olduklarını bile bilemiyoruz. Duygulara ulaşma açısından o kadar zayıf haldeyiz aslında. Daha çok çalışmamız lazım. Bakın şu ilk insanlardan son insanlara kadarki gelişimimizde yaşadıklarımızı daha sonra hissedebilme konusunda ne kadar ileriye gidebildik? Bence başladığımız noktadan bir adım ileride değiliz. Hâlâ seslerdeyiz, melodilerdeyiz ve kokulardayız. Ne yazı, ne fotoğraf, ne video görüntüleri eski beni bana yaşatmaya yetiyor. Yetmeyi bırakalım, bir yardımcılıkları bile yok. Bir fotoğrafa bakarken o zamanlardaki duygularımı hissettiğimi hiç hatırlamıyorum. Ama koku öyle mi, tabii ki değil. Bugüne kadar etkilendiğim tüm kadınlara bakarsak, onlara olan ilgimi günün birinde birebir hissetmeyi kesinlikle parfümlerine borçluyum. Bir alışveriş merkezi kalabalığında eğer birden bakışlarım değişir, burun deliklerim büyürse biliniz ki o kokulardan birini duyuyorum. Yok eğer bir arkadaş çevresi sakinliğinde bu kokuyu duyuyorsam bu kadar bariz tepkiler veremiyorum ancak o kokuya sahip olan kişiye apayrı bir saygı ve ilgi gösterdiğimi de inkar edemem. Yeni basılmış kitap kokuları da apayrı bir dünya. Bu kokuyu ne zaman duysam okulun hemen yanıbaşındaki kırtasiyeden içeri girip, o kırtasiyenin vaktiyle bana her okuldan dönüşümde yanına uğradığımda elimdeki paranın miktarına bakmaksızın öykü kitabı vermiş olan iyi kalpli sahibiyle konuştuğumu hissederim. Bu kokuyla ayrıca okulun açılıyor olduğu günlerde şehrimin malum sıcağı henüz sönmemiş olduğundan yaz tatiliyle keskin bir ayrım yaşayamamış zihnimin bulanıklığı ilk peydah olduğu yere gelir, kurulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkılarda hemen hemen aynı durum geçerli, ancak şarkıları kişilerle özdeşleştiremiyorum. Kişiler ve onlarla olan yaşanmışlıklar yerine şarkılar tüm mekanı olduğu gibi içine alıp saklıyor ve ne zaman melodileri ortalığa saçılsa o sakladıkları da ortaya çıkıyor. Şarkı boyunca da ortalıkta duruyorlar. Ben küçükken, büyük bir deprem olduğunda bizim oralarda, evlerden çıkıp arabalarda uyuduğumuz günlerde Mirkelam'ın bir şarkısı vardı, jokerli bir şeydi, işte o şarkı benim o günlerde yaşadığım tüm korkuyu, tüm yıkılmışlığı, o yaşlarda bile hissettiğim psikolojik çöküntüyü itinayla toplayıp saklamış. Ne zaman o şarkıyı duysam o berbat günlerime dönerim. Şimdi &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=vRKBWs8Ab2U"&gt;bulup buluşturdum&lt;/a&gt; ve görüyorum ki Mirkelam hâlâ o gaddarlığından bir şey kaybetmemiş. Fakat bunun yanında bir de Yeni Türkü vakası var ki o bambaşka bir yönde ilerlemiş. Her ne kadar o dakikalarda kanımdaki organik bileşiklerlerden bazıları nedeniyle her şeyin çok farkında olamamış olsam da Devrim'i, tribünlerdeki kalabalığı, yerlerdeki mumları ve daha pek çok şeyi tekrar yaşayabiliyorum. Ha pardon, Madeleine Peyroux mu vardı bir de? Onu yazamıyorum bile. Ne yazık ki zihnimin işleyişini durduran notaların yaşattıklarını yazmayı henüz öğrenemedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamımdan yıllar geçip gittikçe her şarkı, her koku zenginliğim olmaya devam ediyor. Kolay değil, hepsi mutluluk saçmıyor, hüzün de bollukta ama insan ilerideki yaşlarını düşününce şimdikiler için &lt;span style="font-style: italic;"&gt;bunlar da ne ki&lt;/span&gt; demesi gerektiğini düşünüyor. Galiba hazır olmalıyım, bir kokuya bağlanabileceğim, neşeli bir şarkıya ağlayabileceğim yıllara doğru gidiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimi durduramıyorum.</content><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.sorgusual.com/2007/11/bu-ark-bu-koku.html' title='Bu şarkı, bu koku'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7536567949686763847&amp;postID=2316039498621070488' title='2 Yorum'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/2316039498621070488/comments/default' title='Yazı Yorumları'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/posts/default/2316039498621070488'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7536567949686763847/posts/default/2316039498621070488'/><author><name>ali*kayhan - sorgu*sual</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16509311522628950661</uri><email>noreply@blogger.com</email></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7536567949686763847.post-8486155543521894672</id><published>2007-11-01T00:45:00.000+02:00</published><updated>2007-11-23T02:13:09.894+02:00</updated><title type='text'>Kısa bi'kaç şey - Seri No: 1</title><content type='html'>Ne zaman bir yerde yemek yiyecek olsam -kendisini x kod adıyla analım- yemeğin seçenekleri dahilinde karışık x varsa karışık x'i seçerim. Çok çok yıllar önce bir dershanenin sloganından hatırlıyorum &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;seçmek diğerlerinden vazgeçmektir&lt;/span&gt; sözünü. Sözü burayla bağdaştırmamı istediklerinden emin değilim ama şimdi tam burda aklıma o geldi. Demek ki ben malzeme seçimine yani diğer malzemelerden vazgeçişe bile yüreği dayanamayacak, herkesi kucaklayacak, özü sözü bir, herkesin yiyicisi'yim de bu yüzden hep karışık seçiyorum. Konuya böyle bir açıklık getirebildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ana dilleri aynı olmayan iki sevişen'in o büyülü anlarda istedikleri şeyleri istedikleri akıcılıkta söyleyemeyeceklerini tüm insanlık bir araya gelsek kabul edebilir miyiz? Onlar söyleyebilse de karşı tarafta düşünülen etkiyi yapamayacağını? Peki, son soru: Doğa bize sürekli kültürel bir aynı'nın içinde kalmamızı öğütlüyor olamaz değil mi? Zannetmiyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın yürürken ayakkabısının bağcıklarından birisinin çözülmesi büyük talihsizlik. Ama durup o çözüleni bağlar bağlamaz diğer hiç çözülmemiş olanın insana daha bir gevşek ve daha az güven verici gelmesi, bundan dolayı daha az sevilir olması büyük bir haksızlık değil mi? Haydi buna değil dedik. Ancak şunu itirazsız kabul etmeliyiz ki, insanın tüm bu şeylerin kendi bacaklarının yürümesi yüzünden olduğunu düşünememesi ciddi bir düşüncesizlik örneği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzülenle üzülmek kolay da üzülmeye çalışmak gayet zor bir hadise. İnsanın yakınındaki adamda olmasa hiç umursamayacağı şeylerle fazla büyütüldüğünü düşünüp söyleyemediği şeylerde şekilden şekile girmesi biraz sıkıcı, biraz stresli ama galiba arkadaşlığın selameti açısından gerekli bir şey. Ha bir de böyle anlarda &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;serinkanlı görünüp akılcı tavsiyeler vermeliyim&lt;/span&gt; hissiyatı ve bunun yanında uzaklara dalıp düşünüyor gibi yaparken kaşların aldığı şekil var ki, fazla bir çaba göstermeden beni benden alırlar, o daldığım uzaklara götürürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüz dakikalık bir filmin müziklerine bayılıp kalabildiğimi düşünürsek yalnızca iki defa izlediğim bir dizinin müziklerini de çok sevmiş olmamı yadırgayamayız. Ama insan tam da Cevdet Bey ve Oğulları'nı okurken dizinin de yeni çıkmış müzik albümünü dinlemeye kalkışınca ve tüm bunları da &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;hayat, ne için, hangi tutkuyla?&lt;/span&gt; düşüncelerinin arasından kalkmaya hiç niyetinin olmadığı zamana denk getirince 50'lerin 60'ların İstanbul'unda loş bir sokakta boğazlı kazakla, biraz üşüyerek, ağzından dumanlar çıkarak, kısmen sarhoş ve tümüyle depresif yürümek dışında kendisine hiçbir şeyin iyi gelemeyeceğine inanıyor.</content><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.sorgusual.com/2007/11/ana-dilleri-ayn-olmayan-iki-sevienin-o.html' title='Kısa bi&apos;kaç şey - Seri No: 1'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7536567949686763847&amp;postID=8486155543521894672' title='1 Yorum'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/8486155543521894672/comments/default' title='Yazı Yorumları'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.sorgusual.com/feeds/posts/default/8486155543521894672'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7536567949686763847/posts/default/8486155543521894672'/><author><name>ali*kayhan - sorgu*sual</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16509311522628950661</uri><email>noreply@blogger.com</email></author></entry></feed>